1915’ten 2017’ye, 102 sene olmuş ! Çok şey olmuş… Unutturulmuş…

“Sorgulanmayan hayat yaşamaya değer değildir” deriz ya hep… Aslında ‘sorgulanmayan’ ya da ‘sorgulanmasına’ izin verilmeyenler arasında geçiririz hayatlarımızı… Gerçeğin tanıklığından kaçarız… Belki de korkarız… Olanlardan… Unutturulanlardan… Hatırlanacaklardan…

Ama belleğin isyanından kaçamıyoruz !
O olmuyor işte, hem de hiç olmuyor !

Peki, ‘resmi’ halimiz ne, merak ettiniz mi ?

İNKAR mı ?

Aslında daha da ötesi…
Bazen konuşmamak hatta…
Konuşanları ise susturmak…
Yazıp çizenleri ise soruşturmak…

Devlet üniversitelerinde de durum farklı değil mesela… Çoğu, genelde devletin gönüllü avukatlığına soyunur vaziyette… SOYKIRIM diyenlere YALANCI demekle meşgul… Peki ya ötesi ? Zorunlu tehcire maruz kalanlar ! 1 Haziran 1915 tarihinde Takvim-i Vekâyi’de yayımlanarak yürürlüğe giren Tehcir Kanunu (resmî adıyla Sevk ve İskân Kanunu) süreci içinde yaşananlar… Ölenler… Kayıplar… Acılar… Sona eklenen, ama yarım kalmış hikâyeler… Anadolu’dan ayrılıp bir daha geri dönemeyenler… Ama en çok da, gitmemek için ‘din’ ve ‘kimlik’ değiştirmek zorunda bırakılanlar…

Sahi, işin Devlet kısmında değil de, İNSAN kısmında durup o hikayeleri konuştuk mu hiç ?

Eldeki bu tek soruyu, ara ara 1915’e ilişkin toplantılar düzenleyen bizdeki üniversitelere soralım mı ? En çok da Mustafa Kemal Üniversitesi’ne…

Konuştunuz mu sahi ? İşin resmi boyutuna ekli ÖFKE krizlerini değil, ama insan boyutunda sıkışan acıları konuştunuz mu ? Kaçmak zorunda bırakılmışların geride biriken yaşamlarından damlayan gözyaşlarını konuştunuz mu ? Yaşanan travmalara çözüm buldunuz mu ? Eksilen Anadolu adına kapıları araladınız mı ? Dışarıda kalanları içeri buyur ettiniz mi ?

Sahi, hiç sorguladınız mı ? Resmi ağzın ötesine hiç geçtiniz mi ? Kelimelerin özgürlük alanlarını genişletmesi beklenen sizler, o özgürlük adına bu meselenin konuşulmasını sağladınız mı ? Tek pencereden bakma inadında duranların karşısında diklenip, tüm pencereleri açmayı denediniz mi ?

HAYIR mı ?

O zaman hiç konuşmamışsınız !
Zaten hiç konuşmamışsınız !
Bile bile susmuşsunuz !

Oysaki konuşmamız gereken; Gidenlerdi, gitmek zorunda bırakılanlardı, geride kalanlardı, kalırken yaşamak zorunda kaldıkları değişimdi… Sahi, neydi o değişim, hiç merak ettiniz mi ? Neye karşılıktı o İZİN, hiç sordunuz mu ?

Tsolag Dildilian’ın hikâyesini, torunu Armen Tsolag Marsoobian anlatmış, 1915’i sadece SOYKIRIM kelimesinde sıkıştıranlara anlatmış, unutturulan insan hikâyeleri adına anlatmış, kadim toprakları ıssızlaştıranlara anlatmış…

“Büyükbabam Merzifon’daki Anadolu Koleji’nde fotoğrafçı olarak çalışıyordu. 1915’in Ağustos ayıydı. Tüm Ermeniler tehcir ediliyordu. Merzifon’da bir polis müdürü, büyükbabama gelip din değiştirebileceğini iletti.
Din değiştirerek Türk isimleri alma teklifi, Merzifon’da sadece 307 Ermeni’ye yapıldı. Bunların hepsi önemli bir zanaat sahibiydi. Örneğim büyükbabam, Merzifon’daki tek fotoğrafçıydı. Hatta 1. Dünya Savaşı’nda askere fotoğrafçı olarak alınmıştı.
Bize Merzifon’da kalma izni verildi, ama Türk ve Müslüman olmak kaydıyla… İlk önceleri birçok kişi bunu reddetti. Bu koşuldan yararlanabilecek olanların çoğu kimliklerini değiştirmektense tehcire edilmeyi tercih etti. Büyükbabamın kız kardeşi Hayganuş (Haiganouch) ile büyükannem de buna karşıydı. İlk zamanlarda büyükbabam da din değiştirmeyi reddetti.
Amerikalı misyonerlerin, Anadolu Koleji’ndeki Ermenileri koruyamayacağını açıklamasının ardından, bizim aile için de kaçar yol kalmamıştı. Hemen ertesi gün yola çıkmaları isteniyordu. Evde büyük bir tartışmanın ardından, büyükbabam, kız kardeşi ve büyükanneme ‘isterlerse’ gidebileceklerini, ancak çocukların gitmesine izin vermeyeceğini söyledi. İkisinin de beşer çocuğu vardı. Ertesi sabah erkenden Hükümet Konağı’na gidip Müslüman oldular ve Türk isimleri aldılar.
Ailenin isimlerini, anlamlarına uygun bir şekilde, kolejin Ermenice Profesörü Krikor Gulian belirledi. Artık Tsolag’a Pertev, Aram’a Zeki, Hayganuş’a Nadire adı verdi.”

Ve böylece kabul etmişiz… Değiştirerek kabul etmişiz… Ama hiç konuşmamışız… Konuşanlardan da uzak durmuşuz… Peki, başlasak mı ? 102 sene olmuşken, başlasak mı ?

(Visited 1 times, 1 visits today)