“Kader böyle yazmış” diyoruz.
“Kader böyle söylemiş.”
Peki kader ne söylemiş?
Yeniden cezaevi demiş. Gir–çık demiş. Aynı kapıdan defalarca gir, aynı kapıdan defalarca çık
demiş.
Bu nereye kadar sürecek?
Allah bilir… ama insan sormadan edemiyor: Bu kadar zulüm nereye kadar?
Yetmiyor. Sadece yetmekle kalmıyor; insan bakmakla da kalamıyor artık. İçinden “Bu insanlığa
sığmaz” diye bağırmak geliyor. Çünkü olan biten kimseye fayda sağlamıyor. Olan, yatanın
kendisine oluyor; olan, geride kalan yakınlarına oluyor. Başka da kimseye bir şey olduğu yok.
Oysa sorulması gereken basit bir soru var: Böyle yapmak yerine başka bir yol bulmak gerekmez
miydi?
Gerekirdi. Hem de yüz kere değil, bin kere gerekirdi.
Ama biz ne yapıyoruz?
Hiçbir şey.
Sadece hiçbir şey yapmamakla kalmıyoruz; önümüze ne gelirse onunla sürükleniyoruz. Nereye
kadar? Önüne gelene kadar. Ve gelmeye de devam ediyor.
Dar gelirli artık odununu, kömürünü alamaz hale gelmişken, bir yandan da “Hakkımızı istiyoruz”
diye bağırıyoruz. Çağırıyoruz. Ama bağırışlarımız, kendi yankımızdan öteye gitmiyor.
Günler böyle geçiyor.
Geçecekmiş gibi, geçiyormuş gibi…
Aynı sözler, aynı şikayetler, aynı umut kırıntılarıyla dönüp duruyoruz.
Sonra bir gün fark ediyorsun: Sona gelmişsin.
Meğer günler böyle geçiyormuş. Her yoksulluk bir hayalle başlarmış; “Belki düzelir” umuduyla
devam edermiş.
O arada olaylar olur, hayat akar, zaman geçer. Sen hala “bir gün” dersin. Ta ki bir gün gerçeği
görene kadar.
Ve işte o an anlarsın:
Günler ve geceler böyle geçmiş.
Bir bakmışsın kamyon durmuş.
Bir bakmışsın sular durulmuş.
Ama senin içindeki fırtına hala dinmemiştir.

YORUMLAR