“Çocukluğunun çiçeği hangisi?” diye sorulsa, hiç düşünmeden, “saat çiçeği,” derim. “Çocukluğun, çiçeği mi olurmuş?” Benim için, evet. Saat çiçeği, 60’lı yılların sonu ile 70’li yılların başına denk gelen zaman diliminde, yakın çevremde, pek çok yerde gördüğüm bir çiçekti. Helezonik tutamaçlarıyla çitlere, pergolalara tutunur, büyür, sıvalı- sıvasız evleri kucağına alır gibi sarardı. Dedemlerin süt için besleyip baktıkları iki ineği, kümes hayvanlarını ve saat çiçeğini gördüğümde, sebebini bilmeden acayip bir huzur bulurdum.
Evimiz yaşlanmış, yıkımına karar vermişti babam. Yerine yeni bir ev çıkılacaktı. Yıktırdı. Yıktırmasına yıktırdı ama 12 Eylül Askeri Darbesi yüzünden inşaata izin verilmedi. O sırada üniversite öğrencisi olduğum için, pek etkilemedi evsizlik. Ailem, babamın ebeveyninin evine taşınmıştı. Neticede bayram, sömestr ve yaz tatilleri için yine geliyordum Antakya’ya. Ben de doğal olarak dedemlerde /ninemlerde kalıyordum. Yıktırılıp kendi haline bırakılan eski evimiz pek yakındı. Ziyaret ettiğim oluyordu burukça. Bir gelişimde saat çiçeğinin, yıkıntının tamamen üzerini örttüğünü hayretler içinde görmüştüm. Sarmaşığın dalları, yaprakları ve çiçeğiyle adeta bir bitki devi, tümsekli dev bir saat çiçeği halısı. Karışılmayıp, kendi haline bırakılan doğanın sözümona vahşi gücünü o zaman keşfettim. O sıralarda sınav önceleri uyuyamadığım, heyecan yaptığım için bitki kaynaklı bir müsekkin, yani sakinleştirici kullanıyordum. Bilgi kaynaklarının yetersizliğinden, sıkı ders programından ve meraksızlığım yüzünden saat çiçeğini araştırmamıştım.
Yıkımdan beş- altı yıl sonra babam, üç işyerinin ve üç dairenin olduğu iki katlı bir bina yaptırmış ve ailem oraya taşınmıştı. İki daireyi, dört duvar işyerlerini kiraya vermişlerdi. Ama ben zaten mecburi hizmet, askerlik, tıpta uzmanlaşma, uzman olarak kamuda çalışma derken uzun yıllar memleketim Antakya’dan uzak kalmıştım.
Antakya’ya 2000 yılında temelli dönüşü takiben (6 Şubat Depremleriyle temelli dönüş, temelsize dönecek ve ben bir daha uzaklaşacaktım) ailecek, bir tur aracılığıyla Kıbrıs’a tatile gitmiştik. Türkiye ile Güney Kıbrıs’ın /Yunanistan’ın anlaşamadığı, Birleşmiş Milletler’in kontrolünde tampon bir bölge vardı. Evler, bahçeler, caddeler, sokaklar… kendi hallerine terk edilmişti. Şarapnel, mermi izleri binaların, evlerin üzerindeydi hâlâ. Pek çok konuda bilgi veren rehberi, bir ayrıntı nedeniyle iyi dinleyememiştim. Müstakil, tek katlı, bahçeli bir ev. Bahçede, adını unuttuğum bir ağaç. Evin iç duvarlarının bazıları yıkık. Pencerelerde sağlam cam yok. Söz ettiğim ağacın bir dalı, salonun bir penceresinden eve girmiş, başka cepheye bakan bir penceresinden çıkmış. Çok etkilemişti bu görüntü. Yukarda söz ettiğim gibi, doğayı kendi haline bırakınca neler yapabileceğinin belki de çok basit, sıradan bir örneği daha.
Mesleğim gereği insan tamiri, yormaya başlamıştı beni. İhmal ettiğim diğer canlı türleri, yorgunluğumu alırdı belki de. Çocukluğumun çiçeğini araştırmakla başladım. Yılların hengâmesinde neredeyse unutmuştum. Zaten sağda solda, şurada burada gördüğüm de yoktu. Araştırdım ve şaşırdım, kızdım kendime. Tanışmayı niye bu kadar ertelemiştim. Hakkım yoktu buna: Çarkıfelekgiller familyasından. 550’ye yakın türü var. Asma ya da sarmaşık tipi bir bitki. Latince adı, Passiflora. Halk arasında saat çiçeği (bazılarınca tutku çiçeği) olarak bilinse de asıl adı, çarkıfelek çiçeği. Kökeni, Tropikal Amerika. Oradaki türünün meyveleri de var. Günde iki meyveden daha fazlası yenmemeli. Çiçeği; tekerlek biçiminde, erguvani, pembe ya da kırmızı. Meyvenin ve çayının, yatıştırıcı, sakinleştirici özelliği var. Yani üniversite yıllarında, sınav öncesi gecelerde uykusuzluğumu gideren, sınavlarda sakinleştiren ve heyecanımı bastıran şurup; çocukluğumun çiçeği saat çiçeğininmiş aslında. Ondan elde ediliyormuş. İşin tuhafı o zamanlar bu bilgiyi edinmeden, sadece saat çiçeğine bakarak, uzun uzun seyrederek de rahatlamış, huzur bulmuşum.
Doğayı kendi haline bırakınca neler olabileceğini basit, ancak benim için değerli iki örnekle yeniden anmış oldum. Ama şimdi sıkı durun! Doğa, daha neler neler yapıyor! Renovables Verdes sitesinde yakın zamanda, Çernobil Faciası ile ilgili bir yazı yayımlanmış: “Biliyorsunuz, felaketin üzerinden 39 yıl geçti. Radyasyonun, bölgeyi bin yıl süreyle etkisi altında bırakacağı yönünde tahminler vardı. Ama tam tersine Avrupa’nın en temiz, en vahşi doğa rezervlerinden birine dönüştü. Bölgede büyük hayvan nüfusu yedi kat arttı. Kurtlar, ayılar, vaşaklar, geyikler, vahşi atlar… sokaklarda, şurada burada özgürce dolaşıyor. Doğa şunu söylüyor adeta insana: “Senin yokluğun, benim canlanmam için en iyi koşul!” Ama daha da önemlisi hayvanlar mutasyona uğramış. Hayatta kalabilmek için Çernobil kurtları enfeksiyonlara altı kat daha dirençli hale gelmiş. Kurbağalar siyah, zift gibi. Radyasyonu emen melanin açısından zengin, zırh benzeri derilere sahipler. Köpeklerin 200’e yakın genetik varyasyonu var. Kuşların kanı, on kat daha fazla antioksidan içeriyor. Daha hızlı ürüyorlar, daha güçlüler ve daha güzel şarkı söylüyorlar. Bir kuş bilimci, Çernobil’in sembolü haline gelen bir deyim attı ortaya: “Bu bir mucize değil, korkmamayı öğrenen biyoloji.” Huş ağaçları betonu, çam ağaçları asfaltı deldiler. Üzümler, antenlerden geçerek, metali canlı iskeletlere dönüştürdüler. Ve en ilginci, gıda olarak radyasyon yiyen mantarların varlığı! İyonlaştırıcı radyasyonu emip büyümek için enerjiye dönüştürüyorlar. Toprakta radyoaktif sezyum ve stronsyum izotoplarını ayıran mikroskobik canlılar (mikroorganizmalar) keşfedildi. Özetle düzelmesi için bin yıl süre biçilen bölgede, doğa, teknolojik bir yardım almadan ve insan olmadan kendi kendini onarmaya başladı.”
Bu Doğa’nın büyük bir zaferi ve hiç kazanmayıp, hep kaybeden insan türünün bir büyük yenilgisi daha. Peki, ders alındı mı? Elbette hayır! Doğayla, diğer canlılarla ve kendi türümüzle savaşmaya devam! Diğer türleri değil ama kendi türümüzü yok edene, türümüzün intiharını yapana kadar.
Düşünüyorum da, bir evi bir çocuk gibi sarıp sarmalayan; yıkıntıyı gövde, dal, yaprak, çiçek desenli halısıyla örten saat çiçeği, Gaziantep ili büyüklüğündeki yasaklı bölgeyi ne yapardı acaba? Hiç şüphesiz geri kalmaz; okşar, sarar, sever ve insanlardan yeniden zarar gelmesin diye halısıyla örterdi.
KAYNAKLAR
- https://www.saglikaktuel.com/bitki-ansiklopedisi-carkifelek-cicegi-nedir-faydalari-nelerdir-1500.htm
- https://tr.wikipedia.org/wiki/çarkıfelek_(bitki)
- https://evrimagaci.org/1986-cernobil-nukleer-felaketinden-bu-yana-bolge-iyilesti-mi-625
- https://www.instagram.com/p/DR3rVq2DHoD/- Doktorun Kitap Zamanı, 05 Aralık 2025 (https://tr.renovablesverdes.com/çernobil/ adresli Web sitesinde yayımlanan bir makale kaynak olarak gösterilmiş)

YORUMLAR