İran ile ABD/İsrail hattında yaşanan gerilim, yalnızca bölgesel dengeleri değil, Türkiye’nin iç sosyal dokusunu da doğrudan etkileyen bir süreci tetikledi. Cephede atılan füzeler kadar, sosyal medyada dolaşıma sokulan söylemler de bu savaşın bir parçası hâline gelmiş durumda.
Son günlerde dikkat çeken bir gerçek var: Türkiye’de milli birlik ve bütünlüğün zedelenmesini adeta fırsat bilen bir kesim, kendini yeniden görünür kılmaya başladı. Açıkça “İsrail’den yanayız” diyemeyenler, bu kez İran’ın mezhep yapısını hedef alarak Türkiye’nin toplumsal fay hatlarını kaşımayı tercih ediyor.
Daha tehlikelisi ise şu: Bu kesimlerin bir bölümü, iktidar yanlısı bir görüntü vererek kendilerine güvenli bir alan oluşturduklarını düşünüyor. Oysa gözden kaçırdıkları temel gerçek şu; bu millet, geçmişte olduğu gibi bugün de ayrıştırıcı dili ve ihanet kokan söylemleri affetmez.
Türkiye’nin yakın tarihi, mezhepçilik üzerinden siyaset üretmeye çalışanların nasıl tasfiye edildiğinin sayısız örneğiyle dolu. Bu gerçeği bilmemeleri şaşırtıcı değil; çünkü mesele bilgi eksikliği değil, doğrudan cehalet ve bilinçsizliktir.
Ancak tehlike yalnızca bir taraftan gelmiyor.
Bugün Türkiye’de iki uç yaklaşım aynı anda büyütülüyor:
Bir yanda İran’a mezhep temelli sempati duyanlar, diğer yanda yine mezhep üzerinden İran’a düşmanlık geliştirenler. Görünürde zıt gibi duran bu iki yaklaşımın ortak noktası ise son derece net: Her ikisi de Türkiye’nin toplumsal bütünlüğünü zedeleme potansiyeline sahip.
Bu yüzden meseleyi doğru yerden okumak zorundayız.
Bölgedeki gelişmeleri mezhep eksenine sıkıştırarak değil; anti-siyonist ve anti-emperyalist bir perspektifle değerlendirmek gerekir. Aksi hâlde, farkında olmadan dış güçlerin Türkiye’nin sosyal yapısını parçalama stratejisine hizmet eden bir zemine sürükleniriz.
Nitekim savaşın sosyal etkileri kendini göstermeye başladı bile.
Son günlerde Türkiye’de belirli mezhepler üzerinden insanları bir araya getirmeyi hedefleyen uygulamaların reklamlarının yaygınlaşması, sıradan bir gelişme değildir. Bu tür dijital araçlar, toplumun doğal akışını değil, kontrollü bir ayrışmayı besler.
Daha da dikkat çekici olan ise bu süreçte resmi kurumların sessizliğidir.
Toplumu ayrıştırma potansiyeli taşıyan bu yapıların açık şekilde faaliyet göstermesi ve buna karşı etkili bir refleks geliştirilmemesi, ileride çok daha büyük sosyal kırılmaların önünü açabilir.
Bugün bölgede ilan edilen iki haftalık ateşkes, birçok kişi için bir rahatlama sebebi olarak görülüyor. Oysa bu, yalnızca askeri bir duraksamadır. Gerçek savaş, çok daha derin bir zeminde, toplumların içinde devam ediyor.
Sadece ekonomik etkiler üzerinden bu süreci olumlu okumaya çalışmak ise ciddi bir yanılgıdır. Çünkü ekonomik nefes alma alanı olarak görülen bu kısa aralar, çoğu zaman daha büyük kırılmaların hazırlık evresidir.
Türkiye’nin bu süreçte yapması gereken şey nettir:
Kendi iç cephesini sağlam tutmak.
Milli birlik ve bütünlük, ancak farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak görüldüğü bir toplumsal zeminde korunabilir. Mezhep, etnik kimlik ya da ideolojik aidiyet üzerinden kurulan her ayrım dili, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına yönelmiş bir risktir.
Bugün mesele sadece dış politikada doğru pozisyon almak değildir.
Asıl mesele, içeride oynanan oyunu görmek ve bu oyuna gelmemektir.
Çünkü bu savaş, cephede değil; zihinlerde, ekranlarda ve toplumun damarlarında yürütülüyor.
Ve bu savaşı kaybetmenin bedeli, hiçbir cephe yenilgisiyle kıyaslanamayacak kadar ağır olur.

YORUMLAR