1945 yılı…
II. Dünya Savaşı henüz sona ererken dünya yeni bir paylaşım düzenine hazırlanıyordu. Avrupa harabeye dönmüş, İngiltere eski gücünü kaybetmeye başlamış, Sovyetler Birliği ile ABD ise yeni dünyanın iki süper gücü olarak yükselmişti. Tam da bu dönemde, bugün hâlâ etkileri süren Ortadoğu düzeninin temel taşlarından biri Süveyş Kanalı’nda sessizce döşendi.
Franklin D. Roosevelt, USS Quincy savaş gemisinde Kral Abdülaziz bin Suud ile görüştü. Görüşmenin merkezinde petrol, Arap yarımadasının geleceği, güvenlik dengeleri ve Filistin meselesi vardı. O gün masaya yatırılan başlıklar yalnızca iki ülkenin ilişkilerini değil, sonraki onlarca yıl boyunca bütün Ortadoğu’nun siyasi kaderini belirledi.
Bu görüşmeyle birlikte ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin temel mantığı oluştu: güvenlik karşılığında enerji. ABD, Suudi Arabistan’ın güvenliğini garanti edecek; Suudi Arabistan ise enerji kaynaklarını Batı sistemine entegre edecekti. Sonraki yıllarda Amerikan enerji şirketlerinin bölgede büyümesi ve 1970’lerde ABD’nin Körfez enerji sistemindeki belirleyici etkisinin yüzde 70’lere ulaşması bu stratejik hattın sonucuydu.
Ancak görüşmenin yalnızca enerji boyutu yoktu. 1948’de kurulacak olan İsrail devletinin ardından Filistin’de yaşanacak demografik dönüşüm de büyük güçlerin gündemindeydi. Filistinlilerin kitlesel göçü ilerleyen yıllarda yalnızca insani bir trajediye dönüşmedi; aynı zamanda Ortadoğu toplumlarını yeniden şekillendiren jeopolitik bir araca dönüştü.
Bu süreçte Suudi Arabistan’a farklı bir rol biçildi. Körfez’in lideri olarak Arap dünyasının hamasi söylemler üzerinden mobilize edilmesi sağlandı. Filistin meselesi Arap kamuoyunda yüksek sesle savunulurken, pratikte Filistinlilerin farklı Arap ülkelerine dağıtılması hızlandı. Böylece İsrail genişlerken Filistin topraklarında demografik yapı değişiyor, göç eden nüfus ise başka ülkelerde yeni kırılmalar oluşturuyordu.
İlginç olan nokta şuydu: Bu süreç yalnızca ABD ekseninde ilerlemedi. Sovyetler Birliği de Ortadoğu denklemine kendi nüfuz alanı üzerinden dahil oldu. İsrail’in kuruluş sürecinde Siyonist hareket hem ABD hem de Sovyetler Birliği ile temas kurdu. Aynı dönemde Sovyet etkisi altındaki Suriye ve Mısır gibi ülkelerde de Filistinli nüfus üzerinden farklı politikalar geliştirildi.
Lübnan ise bu mühendisliğin en kırılgan laboratuvarlarından biri haline geldi.
1970’lerde Lübnan’a yoğun Filistinli göçü mezhep çatışmalarının fitilini ateşledi. İlk etapta Lübnanlı Hristiyan gruplarla Filistinli örgütler arasında başlayan gerilim, zamanla Müslüman-Hristiyan savaşı görüntüsüne dönüştürüldü. Ardından Sovyet etkisindeki bölgesel aktörler üzerinden Şii gruplar örgütlendi ve mezhepsel ayrışmalar daha da derinleşti.
1982 yılı ise yeni bir dönüm noktasıydı. Sovyetler Birliği’nin bölgedeki etkisi, Hafez Esad yönetimindeki Suriye üzerinden Lübnan’da daha görünür hale geldi. Hizbullah’ın yükselişi bu dönemde hız kazandı. Suriye’nin Lübnan üzerindeki askerî ve siyasi etkisi genişlerken, İran devriminin ardından oluşan yeni Şii eksen de bu yapıya eklemlendi.
1979’daki İran Devrimi yalnızca Tahran’daki rejimi değiştirmedi; Ortadoğu’daki mezhepsel rekabetin karakterini de dönüştürdü. İran, Hizbullah üzerinden Lübnan’da etkinliğini artırırken; ABD’ye yakın çizgide duran Suudi Arabistan ise Hariri ailesi ve Gelecek Hareketi üzerinden Sünni siyaseti destekledi.
Böylece Lübnan’daki ayrışma yalnızca Lübnan’a özgü bir mesele olmaktan çıktı. Ortadoğu genelinde toplumların mezhepler üzerinden parçalanmasının, dış aktörler tarafından yönlendirilebilir hale getirilmesinin modeli oluştu.
1991’de Sovyetler Birliği’nin Dağılması sonrasında bu denklemde tek süper güç olarak ABD öne çıktı. Ortadoğu’daki projelerin ana kontrol merkezi Washington’a kaydı. Ancak bu tek kutuplu dönem de uzun sürmedi.
2003’te ABD’nin Irak işgali, İran’a beklenmedik biçimde geniş bir hareket alanı açtı. İran, Irak’taki Şii siyasi yapılar üzerinden etkisini artırdı ve Tahran’dan Akdeniz’e uzanan bir etki hattı oluşturma fırsatı yakaladı. 2011’de başlayan Suriye iç savaşı ise bu hattı daha da stratejik hale getirdi. Suriye’de devlet otoritesinin zayıflamasıyla İran’ın Hizbullah üzerindeki etkisi arttı.
Fakat 2024 sonrası gelişmeler İran açısından yeni bir kırılma yarattı. Suriye’de Baas düzeninin çökmesiyle İran’ın bölgesel yayılım stratejisi ağır darbe aldı ve Tahran daha savunmacı bir pozisyona çekilmeye başladı.
Bugün İran’ın maruz kaldığı ABD/İsrail baskısını yalnızca güncel bir kriz olarak okumak eksik olur. Bu tablo, 20. yüzyıl boyunca inşa edilen bölgesel dizaynın devam eden aşamalarından biridir. İran bu denklemde bazen araç, bazen hedef, bazen de denge unsuru olarak kullanıldı.
Asıl mesele ise şudur: Ortadoğu’daki çatışmalar çoğu zaman görünen aktörlerin ötesinde büyük güçlerin uzun vadeli stratejik hesaplarının sonucudur.
Ve tam da bu nedenle Türkiye’nin önündeki süreç tarihî önem taşıyor.
Türkiye’nin jeopolitik konumu, enerji koridorları üzerindeki etkisi, Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan hattaki stratejik kapasitesi düşünüldüğünde; bölgede sert biçimde taraf olmak kısa vadeli kazanımlar sağlasa bile uzun vadede ciddi maliyetler doğurabilir.
Oysa tarih bize başka bir gerçekliği de gösteriyor:
Ortadoğu’da taraflar değişir, ittifaklar değişir, ideolojiler değişir; fakat arabulucu ve dengeleyici konumunu koruyabilen devletler ayakta kalır.
Önümüzdeki dönemde yaşanacak gelişmeler yalnızca bölgesel dengeleri değil, önümüzdeki en az yarım yüzyılın küresel düzenini de şekillendirecek. Türkiye’nin bu süreçte duygusal reflekslerle değil, uzun vadeli devlet aklıyla hareket etmesi bir tercih değil, doğrudan beka meselesidir.

YORUMLAR