Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Tuna Yüceer
Tuna Yüceer

Ruhu olan her şeye bayılıyorum. Şehirlere, binalara, insanlara.

Büyülenmek, biraz da hayat veren karaktere vurulmaktan geçiyor.

Karakter denilince sadece insana bakmamak gerek. Binaların, şehirlerin, sokakların da yaşanmışlıklarını sessizce kimliklerine işleyen bir varoluşları var. Böyle baktığımızda bir sürü şahane ülke, şehir, hatta köy sayabiliriz.

Akdeniz sıcaklığını tenimizde hissettiğimiz bütün sahil kıyıları zaten canlılığıyla herkesin gönlüne taht kuruyor. Ancak bana sorarsanız, her bir sokağı başka bir hikâye anlatan dört nadide yer var.

Elbette en başta İstanbul geliyor. Bir mucize gibi bakıyorum bu şehre. Boğaz’da bir büyü var kesin. Boğazı bırakın bir kenara. Tarihi Yarımada’da başınızı ne tarafa çevireceğinizi şaşırıyorsunuz, öyle değil mi?

Bugün çoğu kişi Nişantaşı’nı alışveriş rotası olarak görüyor. Oysa ben Nişantaşı’nı bir de apartman adlarını okuyarak gezmenizi öneririm. Mesela Manuel Apt., Belveder Apt., Narmanlı Apt. ve dahası. Bakalım sizin dikkatinizi hangi apartman isimleri çekecek?

Moda’yı anmamak olmaz. Sakin ama muzip bir çocuk. Beşiktaş’tan Ortaköy’e uzanan Çırağan Caddesi ise yürümeye doyulmaz. Yani, İstanbul ne anlatmakla biter ne hissetmekle.

Lakin bir de Kuzey Ege’nin gözbebeği harika bir köy var. Behramkale, Assos.

Assos, Antik Liman’daki taş bina otelleri, geceleri gökyüzünün başka türlü yansıyan güzelliği, buz gibi deniziyle eminim ki çoğu kişi için keşfetmesi heyecan verici bir yer. Gecesinin bambaşka bir büyüsü var. Yıldızlar o kadar parlak, o kadar berrak ki. Denizin, göğün, güneşin çıplak güzelliğiyle ortaya çıktığı zamanlar gerçekten kelimelerin kifayetsiz kaldığı hisler yaşatıyor insana. Antik kent, tepeden Kuzey Ege manzarası, karşıda Midilli Adası. Herkesin, her şeyin susması gereken anlar. Zira orada konuşan Assos. Dinlememek büyük saygısızlık.

Elbette, bir de Prag var. Bir şehir olsam, Prag olurdum.

Prag’ın bir kokusu var desem abartmam. Soğuk, kuru, hafif esintiyle gelen yeşile bürünmüş gri bir koku. Evet, kokusunun bir rengi olsa, işte böyle kasvetli bir tona damlatılmış umut rengi olurdu diyebilirim. Prag diliyle, rengiyle, kokusuyla kendine özgü bütünlüğünü koruyan bir şehir. Hafif kasvetli bir renkle kaplı kış aylarının şehri bence. Şubat ayının mesela. Her yerinde tarihin izleri var. Astronomik saat kulesinde çanın çalmasını beklerken sıcak şarap alıp meydanı izlemek bile başlı başına bir gezi planı. İşte o anlarda şehri dinlemiyorsunuz, şehirle dans ediyorsunuz. Onun ritminde elinizdeki sıcak şarabın sarmalayan ve biraz da çakırkeyif bir cesaret veren gücüyle Prag’ın sizi dansa kaldırmasına karşı koymanız imkânsız. Ruhunu kaybetmiş insanlardan olmaktansa ben dansa kaldıran, gülümseten, hafif kasvetli tonlardaki kokusuyla hayatı hatırlatan Prag olmayı seve seve kabul ederdim!

Son olarak elbette Antakya var.

Mistik bir dokuya bürünmüş, güçlü, yenilmez ama zorluklardan kurtulamayan bir savaşçı. Değişiyor, dönüşüyor. İnce ince işlenmiş dokusunu tek tip bir varoluşa teslim etmeye mecbur kalmış gibi görünüyor. Ancak havasında kendine has, sanki güneş hâleleriyle sarmalanmış bir renk var. Flu, şeffaf, aydınlık bir renk. Biz ona aura diyelim. İşte tam da o aura “Her şeyi alabilirsiniz, ruhumu asla!” diye haykırıyor.

Antakya için ne desek az. Tarihin her döneminde birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bu şehir geçmişin hatıralarından bir mozaik gibi işlenmiş.

Hepimiz, şehirler bile, üzgün, kederli, mutlu, muzip, gizemli ve dahası bir sürü hâl içindeyiz. Çoğu zaman zorlayan, bizleri anlamlandırma ihtiyacına sokan tüm hisler sadece insan olmaya ait. Ancak bu hislerin ruhumuzdaki izleri baktığımız, gördüğümüz her şeye, her yere yansıyor.

Belki de bu yansımanın çok yoğun hissedildiği yerlerde “Burada bir şey var.” diyoruz. Buna bir isim verebiliyoruz. Ancak ruhu olan yerleri, yöreleri düşündüğümde aslında sadece benden yansıyan bir şeyle karşılaştığım hissini yaşamıyorum. O topraklarda yüzyıllar boyu neler yaşandığını, o sokaklarda ne kadar çok kahkaha atıldığını, ne kadar çok gözyaşı döküldüğünü düşünüyorum. Sanki bunların hepsi kaldırımlara, binalara sinmiş gibi. Bir de üzerine buraların kendi dokusu eklenince her biri kendi karakterini kazanıyor.

Hayat dönüşümün eşlik ettiği bir canlılıktır. Bu dört farklı yerin bende bıraktığın izlerin gücü de buradan geliyor. Bazı yerler değişse bile karakterini kaybetmeden hayat bulur ve bizlere karakterini tarihinden, hikâyesinden önce hissettirir. Tıpkı İstanbul’un, Assos’un, Prag’ın ve Antakya’nın bize hissettirdiği gibi.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER