“Arnavut kaldırımlı taş sokaklar…!”

Demet Sağıroğlu’nu bilirsiniz…Tanınmış bir şarkıcı. Çok güzel şarkılarından birinin dörtlüğü şöyledir;

“Dün, seni gördüm rüyamda
Arnavut kaldırımlı taş sokakta
Ah bir dili olsa da bir, konuşsa
Anlatırdı masumca seni bana”

Ne zaman bu şarkıyı duysam aklıma eski Antakya sokakları gelir.Habib-i Neccar camisinin hemen önünden Kemalpaşa caddesinin tam karşısından ara sokağa daldığınızda bu sokak sizi Şirince’ye kadar götürür…Yolunuza “Kantara çıkmazı” ve benim doğduğum “Dutdibi sokağı” çıkar. Aslında Dutdibi de bir çıkmazdır ama adı sokaktır.

O daracık sokaklarda Osmanlı’dan kalma bahçesinde portakal ve turunç ağaçları, hurma ağaçları olan küçük camiler çıkardı karşınıza eskiden. O kadar küçücüktü ki bir arada 50 kişiyi zor alırdı. Camilerin özellikleri “Selçuklu” dönemindeki mimari tarzla yapılmış olmalarıydı (Aynı Ulu Cami ve Habib-i Neccar camii gibi).

Sorsanız en az 500 yılı vardır. Küçük onarımlarla bugünlere kadar gelmiştir.

Niye sizlere bunu anlattım biliyor musunuz?

Bir zamanlar o “Doğunun Kraliçesi” güzel Antakya’nın o dar sokakları Arnavut kaldırımlarıydı. Sokakların darlığının şöyle bir özelliği vardı; Romalılardan bu yana kullanılan geçit yerleriydi ve sadece atlı muhafızların geçeceği kadar genişti. Taş kaldırımlar o küçük yolun her iki yanındaydı arada da Antakyalıların “Tarık” adını verdiği Habib-i Neccar dağından gelen suların aktığı bir de küçük su tahliye kanalı vardı. O da taşlarla yapılmıştı. Hatta bazı evlerin mutfakta kullandığı kirli suları da bu kanala akıttıkları söylenirdi ama bu çok fazla değildi. Çünkü yazın Tarık kururdu ve akış da olmazdı.

Çocukken Uzunçarşı’dan babamın dükkanından eve Dutdibi’ne doğru yola çıktığımda arkadaşlarımla birlikte o Arnavut kaldırımların taşlarında sek sek oynayarak giderdik.

O Arnavut kaldırımlı dar sokakların hemen iki tarafından üst üste taşları dizerek yapılan eski Antakya evleri vardı. Bu evlerin taşlarından bazı antik sütun başları vardı. Bazılarında da tapınak figürlü kesme taşlar bulunurdu. Çocukken üzerindeki şekil ve yazıları okumaya çalışırdık.

En az 2 bin yıl önceden bize haberleri vardı o taşların.

Sanırım Antakya’nın AKP’li belediye başkanı Mehmet Yeloğlu dönemiydi. Memlekete döndüğümde yani Antakya’ya gittiğimde tekrar o eski Romalıların bize mirası ara sokaklara daldığımda bir anda yerin çimentoyla kaplandığını ve taşların üzerinin örtüldüğünü gördüm.

Sanki çocukluğumu ve geçmişimi de o betonun altına gömmüşlerdi.

Şark kurnazlığı ve ucuz siyaset adına Antakya’nın o güzelim Arnavut kaldırımlı taş sokaklarına kıyılmıştı.

Bir daha Dutdibi’ndeki eski evimizi görmeye o sokaktan gitmedim, gidemedim…

Demek istediğim şu; ülkeyi 20 yılda öyle bir tarumar ettiler ki, öyle bir yangın yerine çevirdiler ki ne geçmişe saygıları vardı ne geleceğe…

O sokaklardaki geçmişimizi yok yere, boş yere, ucuz oy uğruna, cahili kandırmak yolunda katletmişlerdi.

AKP gidecek gitmesine ancak; bu ülkeye verdiği zararı nasıl düzelteceğiz inanın bilmiyorum…Cumhuriyetin beşi birlikleri olan ülkenin bütün kurumlarını sattılar, Merkez bankasını boşalttılar, hazineyi tamtakır ettiler, bu milleti “dilenmez dilenci” haline getirdiler ama en kötüsü çevreye ve doğaya öyle bir zarar verdiler ki aklınız durur.

Ekonomi düzelebilir, bu ülkenin geleceğini, rejimini ve cumhuriyetini belki kurtarabiliriz ama Moğolların istilasından daha ağır bir biçimde çevreye ve doğaya verdikleri zararı nasıl geri döndürebiliriz inanın bilmiyorum…

Bir inat uğruna 20 yıldır bu ülkeyi bu garip ve tuhaf insanların eline bırakan o yurttaşlarımızı bu ülkenin bir vatandaşı olarak asla affetmeyeceğim…

Hakkımı size helal etmiyorum…