Bakıyoruz tamam da… Ne görüyoruz ?

Bir hayat çizin, bulutların üstünde yürüdüğünüz…
Ruhunuzda güneş açsın her sabah ve bir çocuk kalsın içinizde…

‘Yaşamlarımız, şiir dizelerinde ya da romanların o keyif veren paragraflarında sıkışıp kalsaydı keşke…’ dediğiniz olmuyor mu ? Peki ya şu an var olan her şeyin üzerine tüm kapıları kapatıp gerisinde kalmayı düşündüğünüz anlar…

Bende mi ?

Oluyor…

Olması kötü mü peki ?
Eldekine dair umutsuzluğumuz mu ?
Bence değil, sadece daha iyisine olan ihtiyaç…
Aslında bunu dileyen o kadar çok insan var ki…
Ama dışarıdan baktığınızda mutlu gibi gözüken…
Hatta daha ilk bakışta önyargılara mahkum edilen…

‘Ben böyle değilim’ demeyin !
Hepimiz biraz böyleyiz, peşin hükümcüyüz !

Öyle ki…

Kendi hayatlarımızın kördüğümünü çözemesek de, başkalarının hayatları noktasında uzman kesiliveriyoruz… Hatta buna dair bir örnekle devam edelim mi ? Kısa bir hikaye… “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” adlı kitabın yazarı Stephen Covey’den…

Covey, başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatmış…
Anlatırken de, sıklıkla yaptığımız bir şeyi paylaşmış…

Dik dik bakan, ama baksa da GÖRMEYEN gözlerle izlediğimiz yaşama dair nerede duruyoruz, onu netleştirmiş…

Nasıl mı ?

Okuyalım mı ?

“Bir pazar sabahı, New York’ta metroda başımdan geçen küçük çaplı bir paradigma değişimini hatırlıyorum. Herkes sessizce oturuyordu. Birtakım insanlar gazete okuyordu. Bazıları düşüncelere dalmış, bazıları da gözlerini kapatmış, dinleniyorlardı. Sakin ve huzurlu bir ortamdı. Sonra birdenbire bir adam, çocuklarıyla metroya bindi. Çocuklar o kadar yaramaz ve gürültücüydü ki, bütün hava birdenbire değişiverdi.

Adam, yanıma oturup gözlerini kapattı. Durumla ilgilenmediği anlaşılıyordu. Çocuklar koşarak bağırıp çağırıyor, eşyaları fırlatıp atıyor ve hatta bazı yolcuların gazetelerini kapıyorlardı. Ancak yanımda oturan adam hiçbir şey yapmıyordu.

Öfkelenmemek zordu. Adamın, çocukların böyle haylazca koşuşmalarına aldırmayacak, bu konuda hiçbir şey yapmayacak, hiçbir sorumluluk yüklenmeyecek kadar duygusuz olmasına inanamıyordum. Metroda herkesin sinirlendiği belliydi. Sonunda, olağanüstü bir sabırla ve kendimi tutarak adama dönüp, ‘Beyefendi, çocuklarınız insanları rahatsız ediyor, onlara biraz hâkim olamaz mısınız?’ dedim.

Adam, durumu henüz fark ediyormuş gibi bana bakarak usulca, ‘Ah, çok haklısınız… Bir şeyler yapsam iyi olacak. Hastaneden geliyoruz. Anneleri bir saat önce öldü. Ne yapacağımı bilmiyorum. Galiba çocuklar da bu duruma nasıl katlanacaklarını bilemiyorlar’ diye cevap verdi.

O anda neler hissettiğimi düşünebiliyor musunuz? Paradigmam değişime uğradı. Birden bire her şeyi başka türlü gördüm. Başka türlü gördüğüm için de başka türlü düşünmeye, başka türlü hissetmeye ve başka türlü davranmaya başladım.”

Bir Çin atasözü der ki… “Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, bakarsınız, şarkı söyleyen bir kuş gelir konar…” Belki de birbirimize bakarken ki bu kesin yargılarımız, içimizdeki tüm yeşil kalabilmiş ağaçları tek tek kesişimizden… Ve şarkı söyleyecek tüm kuşları korkutup kaçırışımızdan… Oysa ki eldeki hikaye o kadar net ki… Hani Cemal Süreyya’nın dediği gibi… “Dilsizdir benim acılarım, konuşmazlar kimseyle… Sadece benim canımı acıtırlar, hiç hak etmediğim halde…” Ve biz hiç bilmeyiz o acıları, ne kadar acıttıklarını ! Çünkü sadece bakarız ! Bakarız, ama görmeyiz ! Haklısınız ! Yaralı ruhların cilalı bedenlerine takılı kalırız…

O yüzden sorarak başladık ya…

Sahi…

Bakıyoruz tamam da, ne görüyoruz ?
Birbirimize bakarken neyi kaçırıyoruz ?