Bazen, istememekti… Asıl Özgürlük !


Mine Söğüt, ‘Gergedan’ adlı kitabında hayatı anlatırken, “Ceplerimizde, huzursuz hikâyeler… Belleklerimizde, irini kurumamış 
yaralar... Tırnaklarımızın arası, hayattan kazıdığımız kirlerle dolu... Ne geçmişe güvenimiz var, ne bugüne, ne de geleceğe...
Ölülerimizi sırtımızda taşıyoruz...” demiş !

Haklısınız…
Hep dediğimiz gibi…
Hayat da yorgun, içindekiler de !

O yüzden de Tiziano Terzani’nin ‘Atlıkarıncada Bir Tur Daha’ kitabının bana düşen bölümündeyim, bugüne başlamak için…

Terzani, der ki orada;

“Seksen yaşını aşmış, bilge bir Hintlinin konuğu oldum… Ömrünce, hayatın anlamı üzerine düşünmekten başka hiçbir şey yapmamış olan 
bu bilge adam, zamanının bütün büyük öğretmenleriyle tanıştıktan sonra, orada, yalnız başına yaşamaya başlamış… Çünkü gerçek ve yüce
öğretmenin, herkesin KENDİ içinde bulunan olduğunu anlamış... Geceleri, sessizlik sanki gümbürdeyecekmiş gibi yoğunlaştığında, yatağından 
kalkıyor, bir mum yakıyor ve önüne oturuyordu, birkaç saat boyunca... Ne yapmak için mi? “KENDİM olmayı aramak için” diye yanıtlamıştı
beni ! “Ezgiyi duyabilmek için…”

Kendim olmak…

Bundayız bugün…

Düşünün !

Hep, ama hep bir şeyler olmamız, bir şeyler istememiz, bir şeyler hedeflememiz istenir bizden ! Hepimiz şahidizdir illa ki, “bizim çocuk
 doktor olacak teyzesi” ya da “avukat olacak inşallah, amcası” hallerine ! Daha azı kurtarmaz çünkü ! Diğerlerinin ağzına laf vermemek 
gerek çünkü ! Buradaki konu da, üstlendiğin rol de senin hayata dair ne istediğin değildir, ama ailenin ‘seni diğerlerine anlatırken’ ki, 
‘vov’ dedirten, Meksika dalgalanması yaratan halleridir !

Bizimle gurur duymak mı isterler, yoksa bizden ‘diğerlerine’ anlatılacak, anlatılmaya değecek bir malzeme vermemizi mi, bilemedim !

Sahi, tüm o rolleri de, sizin için yazılan senaryoların repliklerini de terk etmek istediğiniz olmuyor mu hiç ?

ÇOK şey, ama HER şey olma çabamızdan, koşar adım çıkmak istemiyor musunuz ?

EVET mi ?

Ben de öyle düşünmüştüm :)

Fernando Pessoa, “Hiçbir Şey İstememenin Mutluluğu” adlı kitabında benzer bir isyanı başlatmış, düşünenler için ve demiş ki;

-
Bir hayalciden başka hiçbir şey olmayı denemedim… Bana, dışarı çıkıp yaşamamı söyleyen insanları hiç umursamadım… HEP, benden uzak olan
ve hiçbir zaman olamayacağım şeylere ait oldum... Bana ait olmayan HER şey aşağılık dahi olsa, daima şiirle dolu gibi göründü… Hep 
sevdiğim şey, saf hiçlikti !
-

Biliyorum, zor…

Hatta çok zor…

Dürüst olalım mı ?

Hayal etmekten korkuyoruz…
Düşündüklerimizi söylemekten de !
Tarafımızın gerçeğinde durmaktan da !
Muhalif kalabildiğimiz tüm o anlardan da !

Bizim için yazılan tüm o rolleri de, yazılan senaryoların repliklerini de terk edemeyişimiz bundan…

Biri var, çevremde… 

Babasının işini sürdürüyor ! Ama yapmak istediği bu değil ! Peki, içinde kalan o değişim arzusu mu ? Ya gözaltında, ya tutuklu !
‘Belki bir gün’ diyor ama… O da biliyor, o BİR GÜN hikayesinin, içindeki UKDE olduğunu ! Bu, aynı bir yara izi gibi… Ne zaman
baksanız o anı hatırlatır size ! Kaçamadığınız hikayenizdir ! Kaşınır, durur !

Oysa ki, Clarissa P. Estes, “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabında der ki;

-
Derin bir yara iziniz varsa, o bir kapıdır…
Eski, çok eski bir öykünüz varsa, o da bir kapıdır…
-

Yapmamız gereken budur belki de !

YARA olanı aralamaktır !

Yüzleşmektir !

Diğerleriyle değil, KENDİNİZLE !

Unutmayın !

Kendi alkışımıza ihtiyacımız var, başkalarınınkine değil, ki çoğunluğun alkışlamasına da aldanmayın o kadar ! Immanuel Kant’ın da 
dediği gibi, “Bu alkış, pek nadiren, dürüst ve meşru yollardan kazanılır…” 

O yüzden de kaç kişinin değil, kimlerin alkışladığı önemlidir ! 

Bunu da aklınızdan hiç çıkartmayın !