Bilgi toplumu olduk ! Peki ya duygu toplumu ?

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi? Hiç vaktiniz yok, “Fast live”, “Fast food”, “Fast music”, “Fast love”… Dikte ettirilen “yükselen değerler”, “in” ler, “out” lar… Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.

Dostluğu klavyelerinde,
yaşamı monitörlerinde arayanlar,
Size sesleniyorum!

Hangi tuş daha etkilidir ki, sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini? Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını? İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?

Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?

Peki, birini sevmek için hangi tuşlara basmak gerekir? Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman? Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını? Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında? Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?

Bilgi toplumu oldunuz da,
duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?

***

Sizi bilmem ama, en sevdiğim Müşfik Kenter yazılarından biri bu… Bize bizi anlatmış… Yaşarken ertelediklerimizi… Ertelediklerimizin yerini alanları… Alan, ama doyurmayanları… Kalben doyurmayanları… Duygu olarak eksik bırakanları… O yüzden belki ! Olan olduğuyla kaldı, kalmaya da devam etti…

Buna dair bir yazı ile bitirelim mi bugünü ? O duygu ile bitirelim… Bizi eksik bırakanlarla, ama fark etmediklerimizle… Bir köşede unuttuklarımızla… Dünden bugüne değişmeyen yalnızlıklarımızla… Ama finalde de düşünelim mi ? Tuşlara dokunmadan ama… Onun yerine kalbimize dokunalım… Kelimelerin zihnimizde yarattığı resimlere dokunalım… Eksik parçaları bulalım ve tamamlayalım !

Olmaz mı ?

Hadi başlayalım…

***

Ben bir çingeneyim. Bizanslılar 1000 yıl önce benim insanlarıma athinganoi adını verdiler. Bu dokunulmaz demekti. O kadar çok korkmuşlardı ki atalarımızdan böylesine bir isim taktılar bize. Kulaktan kulağa yaydılar bu ismi. Bundan sonra her gittiğimiz ülkede insanlar bizi böyle çağırdı. Herkes kendi dilinde tekrar etti adımızı. Zigeuner, Cigani veya Çingene…

Bizlere dokunulmaz dediler… Korktular bizden. Farklıydık. Daha yoksulduk. Daha özgürdük. Ama insandık. Tıpkı onlar gibi. Onlar bunun farkında değildi. Bizimle çalışmak, bizimle yaşamak, bizimle konuşmak istemediler. Biz yarattığımız göz nuru zanaatlerle onlara bir yaşam bahşederken onlar şehirlerinin unutulmuş köşelerine attılar bizi. Yoksulluk bitmeyen bir lanet gibi üstümüze çöktü. Çok acılar çektik.

Atalarım, bu haksızlıklardan kurtulmak için her yolu denediler… Haykırarak baktılar insanların gözlerine; bazen yalvararak! “Biz çingene değiliz insanız.” Çingenelerin konuştuğu dillerden birinde insan ‘Rom’ demekti. Onlar da insanlara ‘biz Romanız’ dediler, yani sizden bir farkımız yok.

Bizi kabul edin…
Lütfen!

Bugüne kadar kimse onları dinlemedi. Çaresizliklerinin karşısında gülümsediler. Yoksulluklarıyla alay ettiler. Umutsuzluk bir karabasan gibi çöktü insanlarımızın üzerine.

Ben atalarım gibi umutsuzca yalvarmayacağım. Biliyorum ki gerçekten de biz farklıyız! Özgür, hırçın, dayanıklı, güçlü, insancıl, ve yaratıcıyız. Tarihin en barışçı insanlarıyız. Bu yüzden utanmam gerekmiyor.

Evet ben bir dokunulmazım. Acılarımızın verdiği güçle; çirkinlikler, kalleşlikler ve aşağılayan bakışlar dokunamaz artık bana. Temiz yüreğimize değil aşınmış ayakkabılarımıza bakanlar incitemez artık kalbimi. Madem ki binlerce yıldır ölüm tadında yaşadık hayatı; bundan sonra da hiçbir güç dokunamaz, tertemiz insanlığımızla beslenmiş kutsal özgürlüğümüze. Ben bir dokunulmazım…

Olduğum şeyle gurur duyuyorum.

Herkes bilsin!
Ben Bir Çingeneyim…

(Visited 1 times, 1 visits today)