Ortadoğu’yu anlamaya çalışırken yapılan en büyük hatalardan biri, meseleleri siyah-beyaz bir düzleme sıkıştırmaktır. Oysa bölge, insan vücuduna benzer; karmaşık, hassas ve birbirine bağlı bir sistemdir.
İran’ı da bu sistemin üzerinde duran bir bene benzetmek mümkündür.
Bir ben, çoğu zaman vücuda zarar vermez. Hatta çoğu insan hayatını onunla birlikte sürdürür. Fakat o bene hoyratça müdahale edilirse, koparılmaya çalışılırsa veya kontrolsüz bir şekilde kazınırsa, vücudun farklı yerlerinde beklenmedik hastalıklar baş göstermeye başlar. Sorun artık sadece o ben olmaktan çıkar; bütün organizma etkilenir.
Bugün İran meselesi de tam olarak böyle bir noktadadır.
İran’a yönelik her askeri hamle, her saldırı ve her destabilizasyon girişimi yalnızca İran’ın iç dengelerini değil, bütün bölgenin sinir uçlarını harekete geçiriyor. Bunun ilk yansımaları ise Türkiye’de hissediliyor.
Bir bakıyoruz, İran’dan geldiği söylenen ama Tahran’ın “biz göndermedik” dediği füzeler Türkiye sınırlarına düşüyor.
Bir bakıyoruz, bölgedeki ayrılıkçı yapılar birden cesaret buluyor.
Bir bakıyoruz, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de sıkıştırmaya çalışan aktörler Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden daha saldırgan bir dil kullanmaya başlıyor.
Bir bakıyoruz, Türkiye’nin son yıllarda stratejik ilişkiler kurmaya çalıştığı Körfez ülkeleri yeni krizlerle karşı karşıya bırakılıyor.
Yani İran’a yönelik her sarsıntı, bölgenin başka bir yerinde yeni bir çatlak üretmeye başlıyor.
Bu nedenle İran’ın zarar görmesini istememek, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi “mollalardan yana olmak” değildir. Bu yaklaşım, gerçekte bölgenin istikrarından yana olmaktır.
Çünkü bugün İran’da başlayacak bir büyük kaos, önce Türkiye’yi etkiler. Ardından Ortadoğu’yu, daha sonra da küresel sistemi sarsar.
Ne var ki Türkiye’de bazı çevreler bu basit gerçeği tartışmak yerine meseleyi sloganlara indirgemeyi tercih ediyor. İran’a yönelik saldırıların bölgeyi istikrarsızlaştıracağını söylediğinizde hemen bir etiket yapıştırılıyor: “Mollacı.”
Oysa aynı kişiler, İsrail’in bölgedeki stratejik planları söz konusu olduğunda açık bir tavır koymaktan da kaçınıyor. “İsrail’den yanayız” diyemedikleri için tartışmayı başka bir yöne çekiyorlar.
Türkiye’de yıllardır süren bu zihinsel karmaşa aslında Atatürkçülük kavramının da yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyor.
Gerçek bir Atatürkçü başka milletlerin hayranı olmaz.
Başka ülkelerin rejimlerine öykünmez.
Onun için her yer Ankara’dır.
Devlet aklı da tam olarak böyle çalışır.
Türkiye’nin meselesi ne İran rejimini savunmaktır ne de başka bir ülkenin stratejik projelerine alkış tutmaktır. Türkiye’nin meselesi kendi güvenliğini, kendi sınırlarını ve kendi bölgesel dengesini korumaktır.
Bugün Ortadoğu’da yürütülen bazı planların nihai hedefinin yalnızca İran olmadığı giderek daha net görülüyor. Bölgenin parçalı ve kontrol edilebilir hale getirilmesi, devletlerin birbirine düşürülmesi ve enerji yollarının yeniden dizayn edilmesi bu stratejinin ana hatlarını oluşturuyor.
Bu nedenle Türkiye’nin yapması gereken şey açıktır.
İsrail’in bölgede gerilimi tırmandıran planlarına karşı açık bir tavır konulmalı, saldırgan politikalar uluslararası zeminde kınanmalı ve Türkiye’nin kırmızı çizgileri yüksek sesle hatırlatılmalıdır.
Bu kırmızı çizgilerin başında ise Kıbrıs meselesi gelmektedir.
Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi kuşatma girişimleri, Yunanistan üzerinden yapılan askeri hamleler ve Kıbrıs merkezli enerji hesapları yalnızca birer diplomatik tartışma değildir. Bunlar Türkiye’nin güvenliğiyle doğrudan ilgilidir.
Dolayısıyla meseleye sloganlarla değil, stratejik bir perspektifle bakmak zorundayız.
Ortadoğu’da bir bene hoyratça dokunmanın bütün vücudu hasta edebileceğini görmek için kahin olmaya gerek yok.
Bölgenin istikrarı için yapılması gereken şey, yangını büyütmek değil; yangının bölgeyi yutmasına engel olmaktır.
Çünkü Ortadoğu’da çıkan bir yangının dumanı, eninde sonunda Türkiye’ye ulaşır.

YORUMLAR