Biriktirelim ama… Para değil, başka bir şey!

Öylesine umursamaz,
Öylesine denetimsiz,
Öylesine kuralsız,

…öylesine !

Hayat da böyle mi ?

…öylesine !

Sabahları, ara ara biraz fazla yürümek için otobüsten erken iniyorum ! Hava güzelse, kulağımda da müzik varsa, adımlamak besliyor beni… 
Biraz izliyorum, etrafımda akıp gidenleri… Yanı başımdan hızlıca geçenleri… 

Ve…
Duruyorum !
Yaya geçidindeyim !
Yeşil’in yanmasını bekliyorum !

Benle durması gerekenler mi ?

Garip bir ruh hali aslında, eğer araba yoksa NİYE BEKLEYEYİM Kİ deyişi ! Oysa ki bize YEŞİL yanıp da, bir araba aynı şeyi tekrar ettiğinde, 
TBMM’de yaşanan kavgalı günlerin +18 halini aratmayacak kadar küfürlüyüz ! Ama sıra bizin bekleyişimize geldiğinde, 

…öylesineyiz !

Umursamaz…
Denetimsiz…
Kuralsız…

Sizi bilmem, ama ben, hemen her gün biriktiriyorum bu görüntüleri, ki hiç değişmiyor yaşananlar… Oysa ki, şairin dediği gibi, “…okunacak 
kitaplar, anlatılacak hikayeler, altı çizili satırlar, güzel şarkılar ve rüyalar biriktirmek” isteyenlerdenim !

Aslında, ülke olarak da biriktiremediğimiz bir dönemdeyiz… Bir tarafın koluna taktığı yüzbinlerce liralık ÇANTA’da ya da SAAT’teyiz, 
diğer tarafın iki yakası bir türlü buluşmayan para hesabındayız… Üstteki daha üstte, alttaki daha altta, ki duymaz olmuşuz o yüzden 
birbirimizi… Üstteki daha iyisinin derdine düşmüşken, alttaki açlık sınırının çaresizliğinde, ki görmez olmuşuz o yüzden birbirimizi… 

Böyle miydik hep ?
Peki, biz, nasıl bu hale geldik ?

Bunu soran bir hikâye gelsin şimdi ve o desin aynısını, güne de nokta koysun…

-
Aile gelirimiz, çalışan insanların ortalamasından fazlaydı. Annem, mühendis. Çift maaş, imkânsıza yakındı benim yetiştiğim 60'lı yıllarda, 
hele ki ikinci bir mühendis maaşı… Babam, sık sık Fransa'daydı görevi gereği. Herkesten önce teyp, pikap, mikser gibi lüks tüketim ürünlerimiz olmuştu evde, bu sebeple. O yıllarda, Nescafe, adeta törensel bir şekilde servis edilirdi misafirlere. Nescafemiz bile vardı bizim, 
top şeklinde renk renk sakızlarım bile olurdu. Şanslı çocuktum.
Ama ben de bütün diğer arkadaşlarım gibi, kurşun kalemlerinin başına bir başlık geçirip, boyunu uzatıp, mini minnacık olup artık 
kullanılamaz hale gelene kadar kullanırdım. Çünkü bana, “Milli Servet” denen bir şey öğretmişlerdi. Ziyan edersek, har vurup harman savurursak, yoksullaşırdık. Biz yoksullaşınca, memleketimiz yoksullaşır, kaynaklarımız ziyan olurdu.
Anne ve babam, çocuklarına son derece verici ve cömert insanlardı, ama kışın giyilen paltomuz da bir milli servetti meselâ. O yüzden 
o palto; bir yıl kolları biraz uzun, ikinci yıl kolları tam, üçüncü yıl kolları biraz kısalmış giyilirdi. Sonra da 
kuru temizleyicide güzelce temizletilir  ve tertemiz bir şekilde, benden bir kaç yaş küçük kuzenime verilir, o giyerdi. Kuzenim de mühendis bir ailenin çocuğuydu, muhtaç değildi yani… Ama adet böyleydi. "Milli Servet” çok önemliydi ve paltomuzda da bu fakir milletin ve devletin payı ve hakkı vardı. Böyle diyordu annem ve babam.
Ailemden aldığım en ciddi uyarı, okula asla muz ve çikolata götürmemekti, beslenme saati için. KİT kuruluşlarında büyüdüm. İşçi, usta, doktor, mühendis çocukları, tam eşittik, sınıfsal ayrım nedir, hiç bilmedim, bilmedik. Bana, 6 yaşında koyulmuş en önemli kural, benim de okula herkes gibi elma götürmemdi. Muz ve doğru dürüst çikolata, memlekette yok. Bana İstanbul'dan getirtiliyor özel olarak, çok zayıf bir çocuk olduğum 
için. Ama biliyorum ki, arkadaşlarım alamaz, yiyemez. Paylaşmayı çok sevsem de, benim muz ve çikolatam da onlara yetmez.

Eşittik işte, eşittik! Kurşun kalemde de, paltoda da, elmada da!

Biz, nasıl bu hale geldik?
-