Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Jozef Naseh

DEMOKRASİNİN BİTİMSİZ YOLCULUĞU

İnsanlığın gelişimsel sürecinde, farkı tanımlarla ifade edilse de, toplum için en yararlı sistemin “DEMOKRASİ” olduğu benimsenir.  Antik Yunan dilinde  “Demo” gösteri, “Krasi” egemen olmak, hükmetmek anlamını taşır. Günümüzdeki anlamı ile yakından uzaktan hiç ilgisi yoktur.

İlk insan topluluklarının, herhangi bir kültürel, siyasal veya ekonomik yaşam çemberi yoktu. Olmadığı için de; mülkiyetle, ilgili bir kavramları da yoktu. Yerküreyi sınırsızca kullanma özgürlüğüne sahiptiler. Doğaya uyumlu yaşamlarını, değiştirecek herhangi bir bilgiye sahip olmadıkları için de doğaya uyumlu yaşamları, özgürlük, huzur ve mutluluk içinde sürdü.

 

Doğal yaşamlarını değiştirecek bilgiye ulaştıkları zaman, kendi aralarında yönetim erkinden kaynaklanan ekonomik ve yönetsel sorunlar yaşamaya başladılar. Benlik, kavramları gelişti. En bilge insan, bilgelik gücünü kullanarak, liderlik kimliğine sahip oldu. Bu Liderlik kimliğin etrafında, daha az bilgiye sahip olan insanlar, alt yöneticilik görevlerini üstlendiler. Hiçbir bilgiye sahip olamayanlar, kümeye, hizmet etmek zorunda kaldılar.

 

Yönetim düşüncesinin ne zaman ortaya çıktığı konusunda, her hangi kesin bir bilimsel bilgiye veya belgeye sahip değiliz.

 

Bilim insanlarının, ortak düşüncesi olarak, İnsan, küme halinde yaşama sürecinden gümümüze kadar, oluşturduğu tüm yönetsel sitemlerinde, dil, inanç ve kültür gibi ortak ilkeler çerçevesinde, örgütlenerek yönetim sitemi oluşturulur.

 

Yönetim kavramının, ortaya çıkması ile birlikte, ortak yaşamanın kurallarını belirleyen,  yazılı ve yazılı olmayan (Ahlaki) toplumsal sözleşmelere gereksinim duyulur.

 

İnsanlık tarihinde, toplumsal sözleşme niteliğinde olan ilk yazılı yasalar, Mezopotamya uygarlığının, öncülerinden Sümerler (MÖ 4000-2000) zamanında, oluşturulan “Urganika”  yasalarıdır.

 

Bu yaslara göre, insan öldürenlere, hırsızlık yapanlara ve diğer suçlar işleyenlere ne gibi cezalar verileceği yazılıdır.

 

Babiller (MÖ 1894), Sümerlerin Urganika yaslarından esinlenerek, Hammurabi yasaları düzenlenmiştir. 284 maddeden oluşan bu yasaların temelini, mülk edinme, ticaret kuralları ve buna karşın verilecek cezalar öngörülmüştür. Bu yasalar eşitlikçi bir anlayışa göre değil, sınıfsal ayrım gözetilerek düzenlenmiştir.

 

Örneğin özgür insanlar suç işleyince, verdikleri zarar karşılığında Ödenti yaparken, alt sınıflarda olanlara kısasa kısas uygulanmıştır.

 

Mezopotamya uygarlıklarında, genelde hem inanç hem de yönetim erki elinde tutan tek egemen güç tarafından yönetilir. Bu yönetim sitemi, günümüz anlayışına çok uymasa bile bir nevi krallık denebilir?

 

Anadolu’da ise, bu tür yasal düzenlemelere, daha insancıl kavramlar tanımlanmış, aile ilişkilerini düzenleyen, medeni hukuka eşdeğer yasalar geliştirilmiştir. Hititler bu sürecin öncüleridir.

 

Bu sürecin arkasından, İnsanlığın, birlikte yaşam sözleşmelerini kökünden değiştiren iki önemli gelişme olur.

 

Bunlardan biri; MÖ 7. yüzyılda, altın ve gümüşün karışımı ile elde edilen ilk madeni paranın Lidyalılar tarafından bulunması, diğeri ise, Miletos antik kentinde, Thales’le başlayan felsefenin yaşamsal süreci sorgulamaya başlamasıdır.

 

Bu iki gelişme, birlikte yaşamı kurgulayan toplumsal sözleşmeleri sorgulanır hale getirir, sık sık yeni yasal sözleşmelerin yapılmasına neden olur.

 

MÖ 650-550 yılları arasında, şehir devletleri olarak tanımlanan Polislerde, sınıflar arası,  sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi çatışmalar sonucunda, yönetim boşlukları ortaya çıkar. Bu, boşluklardan yararlanmak isteyen, bazı güç merkezleri, yönetim erkini güç kullanarak değiştirirler, yönetime el koyarlar. Bu kişilere, Tiran, kurdukları sisteme de Tiran’i denir.

 

Kral ve Tiran arasında, yönetim anlamında, bazı benzerlikler olsa bile, yönetim siteminin kaynağı anlamında birbirinden ayrılırlar. Kral, yetkisini tanrısal güçten alarak kullanır. Tiran ise, buna gerek duymaz. Çünkü Tiran, gücü kullanarak, yönetime el koyar. Yöntemin sistemi bu olunca, halka ve hukuka saygısı yoktur. Tiran, yasaları kendi gücünü korumak ve sürdürmek için çıkarır.

 

Dönemin, yönetim sitemine göre, kente doğmuş ve erişkin her erkek yurttaş düşüncesini açıklama ve mecliste oy verme hakkına sahipti. Kadınlar,  köleler ve Atina’da doğmamış olanlar bu haklardan yararlanamazlardı.

 

Bu yönetim sisteminin temelinde;  emeğe dayanan tarım ve sanayi (çanak çömlek üretimi vs.) üretiminin, paylaşım ve pazarlama kurallarını belirleyen, Aristokrasi sınıfının ekonomiye egemen olma düşüncesi yatar. Çünkü o dönemlerde, Aristokrasi sınıfından olmayanlara, kadınlara ve kölelere eğitim ve öğretim olanağı verilmezdi. Dolayısı ile bilgi sahibi olmayan insan, yönetim erkinde yer alamazdı.

 

Aristokrasi, sınıfının dışındakiler, ne zaman bilgilenmeye ve haklarını istemeye başladılar, işte o zaman Kaos (düzensizlik) başladı. İnsan, insanın kurdu oldu!.. Bu yüzden yeni bir toplumsal sözleşme sistemine gereksinim duyuldu.

 

Toplumdaki paylaşımcı düzeni kuracak, yurttaşlar arsındaki toplumsal sorunlara hakemlik yapacak, iç ve dış tehlikelere karşı mal ve can güvenliğini sağlayacak, bir sitem arayışına girdiler. Oluşturdukları bu siteme Demokrasi dediler. Böylece, düzensizlikten,  düzene geçişi sağlayan sistemin ilk adımlarını atmış oldular.

 

Yeni toplumsal sözleşme olan Demokrasinin, uygulanabilirliği sorgulanırken, Aristokrat olmayan bir ailenin çocuğu olan Sokrates (MÖ 469 – 399), kurulan bu sitemi, destekler, düşünsel olarak ta katkı sağlar.

 

Sokrates Antik Yunan filozofudur. Felsefenin kurucuları arasındadır. Özel yaşamı hakkında yeterli bir bilgiye sahip değiliz. Bildiğimiz kadarı ile kendisi gibi Aristokrat olmayan ailelerin çocuklarına ve gençlerine, devlet yönetimi, erdemli yaşam, gelenek, görenekler ve inanç değerleri konusunda hiçbir ücret almadan bilgilendirme yaptığıdır.

 

Bu, eylemlerinden rahatsız olan Aristokrat sınıfı, kendisini, şehrin kabul ettiği tanrıları tanımamak (dinsizlik) ve yeni tanrılar oluşturmak suçlaması ile halk meclisi tarafından yargılanmasını ister.

 

Bu suçlama üzerine kent meclisi toplanır ve Sokrates’i yargılamaya başlar. Yargılama sırasında, Sokrates’in en yakın arkadaşı olan Kriton, yargılama sonucunun idamla sonuçlanacağını bildiği için Sokrates’e şehirden kaçmasını önerir.

 

Sokrates kaçarak kentin yasalarını tanımayan bir yurttaş olarak anılacağına ve yasaların varlığının, kendi varlığından daha önemli olduğuna inanmış biri olarak bu öneriyi geri çevirir.

Ardından, kendini bilen ve vicdanının sesini dinleyen biri olarak ünlü tarihi savunmasını yapar.

 

Aristokrat sınıfının, siyasi ve ekonomik olarak egemen olduğu, kent meclisinde, yapılan yargılama sonucunda, büyük bir oy farkı ile idam kararı alınır.

 

İdam edilirken, eşi Sokrates’e son kez seslenir,  “Sen suçsuzsun, haksız yere idam ediliyorsun” der. Sokrates de tarihe geçecek bir söylemle karşılık verir: “Be kadın, suçlu olarak idam edilmemi mi yeğlerdin?”

 

Bu yargılama sonucunda, toplumsal sözleşmede, yorum ve çözüm bekleyen iki yeni kavram sorgulanmaya başlanır.

 

Birincisi,  toplumsal bilinçlenmeyi engellemek amacı ile halkın, öğrenme hakkının egemen sınıflar tarafından baskılama yöntemi ile engellenmesi; ikincisi ise, inanç özgürlüğünün, yönetsel erkin kabul ettiği doğrular üzerinden yürütülmesi sorunu olarak görebiliriz. Günümüz Laiklik anlayışı ile örtüşmese bile, onun temel sorgulaması ile özdeştirebiliriz.

 

Bu süreçten sonra, Demokrasi, Laiklik kavramı ile 2300 yıl sonra Fransız devrimi ile tekrar sorgulanacak, yönetsel erk içinde yerini almasına rağmen, uygulamalarda çözüm bekleyen sorunlarla karşılaşmaya devam edecektir.

 

Sokrates’ ten ışık alan, söylem ve eylemleri ile demokrasinin gelişimine katkı sağlayan, diğer ünlü iki filozof Platon ve Aristoteles’tir.

Sokrates; “Kendini bil! Vicdanın sesini dinle!” derken;  insanlığın, uzlaşı içinde yaşaması için söylemlerde bulunur, ama yazılı kaynak bırakmamıştır. Yani, kitapsızdır.

 

Platon (Eflatun), Devlet kitabının yazarıdır? Devletin nasıl işlevsel bir niteliğinin olmasını anlatır.

 

Aristoteles; Politika kitabının yazarıdır. Ağırlıklı olarak bilimsel dayanakları öne sürerek, devlet ve demokrasi arsındaki ilişkiyi tanımlamaya çalışır.

 

Sokrates “Saygın bir yönetici, ortayı bulmayı bilmeli ve her iki taraftaki aşırılıktan, olabildiğince kaçınmalıdır.” der.

 

Platon ise; “Kusursuz bir toplum, adaletin, vicdan terazisinde tartılması ile olur. Bunun tartan devlettir” der.

 

Aristo “Zayıflar, her zaman adalet ve eşitlik isterler, güçlüler ise bunun hiç birini vermek istemezler” der.

 

Aristo, demokrasinin gelişmesinde en önemli unsurun bilim olduğunu söyler. Bunu tanımlarken, “Bilim duyulara dayanır ama duyular bilim değildir” der. Demokrasinin bilimsel anlamda sağlıklı işleyişi için, 158 anayasayı toplamış ve incelemiştir. Bu inceleme sonucunda, demokrasi denilen sitem, çok güçlülerle ve çok aşağıda olanlarla (Köle ve tarım işçilerini kastediyor) yapılamaz, demokrasi için orta sınıfa ihtiyaç var”  sonucuna varır.

 

Vardığı bu sonuç, günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyor. Muhtemel ki rahmetli Turgut Özal, Aristo’nun bu düşüncesinden esinlenerek “Orta direk” kavramını siyasi görüşünün temel hedefi olarak uygulamaya çalıştı. Orta direği koruyabildi mi? Bu başka bir makalenin konusu.

 

Sokrates, Platon ve Aristoteles yaklaşık 2500 yıl önce oturup, demokrasi, laiklik,  insan hak ve özgürlükleri gibi konuları sorgulamışlar. Kimi kendini bil demiş, kimi vicdan terazisinden söz etmiş, kimi de bunların üzerine politikalar üretip İnsanı, insandan kurtarmaya kalkmış!

 

Demokrasinin, işlevsel sitemi sorgulanırken, önemli bir gelişme daha olur. Makedonyalı Büyük İskender (MÖ 336-323) batıdan, Hindistan’a kadar olan bölgeyi fetheder. Helen İmparatorluğunu kurar. Bu fetih, doğu ve batı inanç sitemlerinin birbirleri ile kaynaşmasına, iç içe girmesine, yönetim sitemlerinin yeniden sorgulanmasına, yazılı kaynakların farklı dillerde çevrilip yayınlanmasına, kültür dili Helence baskın olmasına karşın, çok dilli çok kültürlü bir imparatorluk olmasını sağlar.

 

Bu gelişmeler sürerken, yeni felsefi akımlar, ortaya çıkar. Doğa yasalarını önceleyen, erdemi bunun içine yoğurarak, yeni bir yaşam biçimini kurgulayarak eğitim veren stoa okulları kurulur.  Stoa Felsefesi olarak, tanımlanan bu akımın öncüsü Kıbrıslı Zenon’dur (MÖ 334-262).

 

Stoa felsefesinde temel amaç bireysel mutluluğa ulaşmaktır. Mutluluğu elde edebilmek için doğaya uyumlu bir yaşam biçimini benimsemek gerekir diye düşünülür. Bunun için, yasalardan önce, erdemi önceleyen yaşayış biçimi denenir.

 

Çok karmaşık olan bu yaşam biçimini, Roma hukukunun temelleri üzerine kurgulayan, Stoacı filozof İmparator Marcus Aurelius’un (MS 161-180), yaşam öyküsünden esinlenerek anlatmaya çalışalım.

 

Marcus Aurelius; halkın, günlük yaşantısını, denetlemek ve sorunlarını dinlemek için ara sıra, kent gezilerine çıkar. Bu gezileri sırasında, stoa eğitimi verdiği öğrencilerinden birini yanına alır; ona bir adımlık mesafeden kendisini izlemesini söyler. Günlerden bir gün, İmparator Marcus Aurelius kent gezisine çıkar, her zamanki gibi halkın, kendisini tanrılık makamına yücelten coşkun söylemleri ile karşılaşır. Bunun üzerine; bir adım arkasından yürüyen öğrencisi, eğilip kulağına şu sözü fısıldar  “UNUTMA! SEN BİR İNSANSIN!” der. İşte bu söz, gelecekteki insan hak ve özgürlüklerin yolunu açar.

 

Bu gelişmeden yaklaşık bin yıl sonra, yeni bir toplumsal sözleşme ortaya atılır. Kral,  yetkilerinin büyük bir kısmını halkın özgür iradesine bırakır. Tarihe, Magna Karta (1215)  olarak geçen bu sözleşmenin ana maddesi; “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke yasalarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, yasa dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”   olarak kabul edilir.

 

Bu madde ile Orta Çağ karanlığını yaşayan Batı, ilerde yapılacak olan, Rönesans (bilime yönelme) ve Reformla (dini baskılardan kurtulma) demokratik yaşama yeni bir anlayış getirecekti.

 

Bu gelişmenin ardından, Fransız Devrimi olur (1789). Monarşik yönetim devrilir yerine Cumhuriyet kurulur. Ulus devlet anlayışı ortaya çıkar. Köle kimliği, işçi sınıfına evrilir. Bu gelişme ile insan hak ve özgürlüklerinde bir adım daha atılmış olur.

 

İnsan hak ve özgürlüklerinde asıl köklü değişim, birinci ve ikinci dünya savaşlarının sonucunda, ortaya çıkan insanlık yıkımını onarmak için, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun, hazırladığı, 30 maddeden oluşan beyannamesi ile olur. Bileşmiş Milletlerin, 10 Aralık 1948 yılında Paris’te yaptığı genel oturumunda bu maddeler kabul edilir ve yürürlüğe girer.

 

Demokrasi, devletlerin veya yönetsel erklerin kullandığı yönetsel işlevdir. Demokrasiler durağan değildir. Günün koşullarına ve teknolojik gelişmelerine göre değişim ve dönüşüme uğralar.

 

Bulut teknolojisinin, egemen olduğu günümüzde, kuşkusuz demokrasiler ve işlevsel kuralları da değişime uğrayacak ve yeni işlevsel boyutlar kazanacaktır.  Neye evrilir sorununun, yanıtını vermek çok zor?  Bunu gelişimsel sürece bırakmak gerekir.

 

Yazımı, rahmetli Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in bir anısı ile bitirmek istiyorum. Demirel, altı kez iktidardan uzaklaştırılmış, yedinci kez tekrar iktidara gelmiştir. Yedinci kez iktidara gelmeden önce, Samsun Bafra’da bir miting düzenlenir, karşısında coşkulu kalabalığı görünce, ünlü şapkasını havaya kaldırır “Nerde kalmıştık?” diye halkı selamlar.

 

Evet!! Nerde kalmıştık?

 

Saygılarımla.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER