Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Garip Turunç

FRANSIZ-TÜRK İLİŞKİLERİ, “UZUN BİR AŞK HİKAYESİ”

Fransa ile Türkiye arasındaki ilişkilerin tarihine bakıldığında, son yıllarda yaşanan gerginlikler bir “anormallik” teşkil ediyor. Çünkü siyasi olarak, bu iki ülke arasındaki ilişkiler, beş asırdan uzun süredir, her zaman mükemmel olmuştur. Hatta uzun bir aşk hikâyesi…

İki ülke arasındaki ilk ilişkiler 16’ıncı yüzyılın başlarına dayanıyor. 1524’te Fransa Kıralı 1’inci François, İspanya Kralı ve Jermen (Alman) İmparatoru Charles Quint’e karşı İtalya’da Pavia muharebesinde yenilmesi ve esir alınması sonucunda kral’ın annesi, aynı zamanda kral naibi olan Düşes Dangolem (Louise de Savois), 1354 yılından beri Avrupa topraklarında Alman İmparatorluğu’na rakip olabilecek tek güç durumunda olan Osmanlı İmparatorluğu’na baş vurur. Kanuni Sultan Süleyman üç cepheden müdahale eder. 1529 yılında Macaristan’ı işgal eden Alman İmparatorluğu’nun doğu kanadına saldırır. Viyana kuşatması başarısızlıkla sonuçlansa da, yine de imparatorluk kuvvetlerini büyük ölçüde azaltır. Ardından, 1543 yılı baharında, Sultan Süleyman, İspanyolların hakimiyetinde olan Nis/Nice’i kuşatmak için Barbaros Hayrettin Paşa yönetiminde 110 mavnadan oluşan Akdeniz’e bir filo gönderir.

Donanma Haziran’da Marsilya’ya varır, Fransız donanma komutanı François de Bourbonne tarafından büyük bir törenle karşılanır. İki amiral harekat planı üzerinde görüşmeye başlarlar. Barbaros, Fransızların henüz bir harekat planından yoksun olduklarını ve yeterli hazırlıklarının olmadığını görür. İki donanma birlikte hareket ederek Charles-Quint’in dostu olan Savoia dükalığnın elinde bulunan Nis şehri kuşatılır. Bu arada Fransızların barutları biter. Buna pek şaşıran Barbaros, kendisine İstanbul da iken Fransız elçisinin “çok iyi” hazırlandıklarını söylemesine karşın daha başlangıçta düştükleri bu durumu ve tedbirsizliklerini sert bir şekilde eleştirerek amiral Duc d’Ancien’e şunları söyler : “Ne güzel muharipler! Gemilerini şarap fıçılarıyla doldurup baruttan başka bir şey unutmuyorlar”. 20 Ağustos 1543 tarihinde Nis zapt edilir. Osmanlı donanmasının büyük gayretleriyle gerçekleştirilen ve stratejik yönden önemli bir yerin Fransızların eline geçmesiyle sonuçlanan bu muharebe, aynı zamanda tarihteki İlk Türk-Fransız ortak askeri harekatıdır.

1535 yılında Fransa, İstanbul’da ilk Büyükelçiliğini kurar, ardından Sadrazam İbrahim Paşa ile 18 Șubat 1536’da bir dostluk ve ve ticaret / “Kapitülasyon” olarak adlandırılan ilk antlaşma imzalanır. Sultan, Fransa’ya kendi topraklarında üç alanda “imtiyazlar” sağlıyordu: yasal, ticari ve özellikle kültürel ve kültürel. Hacılıların ve Latin dindarlarının güvenliğini garanti ediyordu – özellikle Levant Escales’teki (İzmir, Halep, Saida, Kahire, Alexandrie, Damiette, Constantinopolis, Salonique) Fransız tüccarlarının. Öte yandan, Fransa’nın Konstantinopolis (İstanbul) Büyükelçisi, başta Kutsal Roma İmparatorluğu Büyükelçisi olmak üzere diğer meslektaşlarından bir öncelikliğe sahipti, bu da Osmanlı’nın Fransa’ya tanınan bir üstünlük getirmekteydi.

Bu ittifak 1’inci François ve Kanuni Sultan Süleyman’ın varisleriyle devam eder ve güçlenir. IV’üncü Henry, XIV’uncu Louis ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu Hristiyanları koruyor, kutsal mekânlara, kiliselere, manastırlara ve okullara erişebilmelerini sağlıyordu. Voltaire, ‘Candide’ adlı esrinde kahramanları; “İstanbul’da Müslümanların, Katoliklerin, Protestanların veya Yahudilerin huzur içinde yaşadığı bir cami avlusunda huzur bulduklarından” sözediyor, hoşgörülü bir Osmanlı İmparatorluğu sunuyordu:. Büyükelçi bile; “Fransızlar burada sanki Fransa’nın ortasındaymış gibi yaşıyor” (Les “Français vivent ici comme s’ils étaient au milieu de la France”.) diyordu.

Öte yandan, o dönemde yaşanan bu samimi anlayış başkaları tarafından çok kötü algılanacak ve Avrupa’nın geri kalanında kıskançlık uyandıracaktı. Fransa, Müslüman dünyasının lideri “Ulu Türk” yatağını yapmak ve tehlikeleri ile Hristiyanlığın düşmanı olmakla suçlandı. XIV’üncü Louis’ye bu nedenle “Versay’daki Sultanın Temsilcisi”, hatta “Versailles türbanı” lakabı takıldı.

1739 yılında, Fransa’nın himayesinde, Avusturya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan Belgrad Antlaşması, stratejilerin paralelliğini ve Fransız-Türk İşbirliğini göstererek, Fransa’ya Almanya sınırları içinde olan Alsace Lorraine bölgesinin ilhakını sağladı ve Kapitülasyonların yeni bir genişlemesine izin verildi.

18’inci yüzyılın başlarında kaydedilen ilk aksilikler, Osmanlı Devleti’ni Avrupa’nın okuluna girmesine, reform yapmanın gerekli olduğunun bilincini getiriyordu. Mehmet Efendi, 1720 yılında Paris’teki elçiliğinden İstanbul’a döndükten sonra şampiyon ilan edilmişti. Fransa tarafından baştan çıkarılmış ve tüm İmparatorluğu baştan çıkarmaya kararlıydı. 1727 yılında ilk matbaa açıldı. Bonneval’in (1675-1747), bir zamanlar dünyanın en dikkat çekici, ancak eskimiş olan Osmanlı topçularını modernize ediyor. Bu nedenle, reformlar treni Fransa’ya hizmet eden Macar Baron de Tott ve onun haleflerinin öncülüğünde hızlanıyor. Fransa’ya dönüşmeyen en kutsal sanat bile değildi: III’üncü Ahmet’in (1710) yemekhanesindeki çiçek ve meyvelerin laik tablolarından sonra Nur-u Osmaniye Camii (1748-1755) bunu kanıtlıyor. 1835 yılında Dolma Bahçe Sarayı büyük Fransız şatolarını kopyalıyor. En önemlisi, Fransızca 1834 yılında ikinci resmi dil olma vasfını kazanıyordu.

19’uncu yüzyılın başları, medeniyetler mücadelesi ideolojileri ve sömürgeci genişlemeler Osmanlı Devleti’nin alehine yapılmıştır. Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri için “Doğu meselesi” (“la question d’Orient”) Osmanlı topraklarının kemirilmesinden başka bir şey değildir. XVIII’inci Louis’in Yunanistan’ı Osmanlı boyunduruğundan kurtarmak için Rusya ve İngiltere’ye katılması da şaşırtıcı olmamıştır.

Bu sadece bir yol kazasıydı, çünkü Fransız-Türkiye ittifakı tekrardan hızını alıp gelışme yoluna devam edecekti. Kırım Savaşı sırasında (1853-1855) Fransa, İngiltere ve Osmanlı İmparatorluğu Ruslarla savaştı. 1856 Paris Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun tam olarak ilişkili olacağı “Avrupa ulusları konseri” konseptini tanıttı. Devlet yapılarının eskimiş oluşunun bilincinde ve kurumlarının arkaizminin içine düşmekten korkan Osmanlı Devleti, Sultan Abdülmecid’in 1855 yılında Fransa Büyükelçisi önünde yaptığı bir konuşmanın kırıntısından da kanıtlandığı üzere Avrupa’dan ilham almaya kararlıydı. Yüce Porte’taki Fransız Büyükelçi’sinin önünde şu konuşmayı yapar:

“Tüm tebaamın mutluluğu için gösterdiğim aralıksız çabalarımın arzu edilen başarı ile taçlandırılacağını ve artık büyük Avrupa ailesinin üyelerinden biri olan imparatorluğumun, tüm evrene layık olduğunu kanıtlayacağını, uygar ulusların konserinde önemli bir yer işgal edeceğini umuyorum..”

19’uncu yüzyılın ikinci yarısında ittifak çoğunlukla Fransa’ya yarar sağlar. Osmanlı İmparatorluğu uyuşukluğuna kapılır. Kanuni Sultan Süleyman’ın verdiği ayrıcalıklar yavaş yavaş haklara dönüşür. Sultanların paraya ihtiyacı var ve Fransız tüccarlardan borç alırlar. Ve Osmanlı liderleri Fransa’ya güvenince, ihanete uğrarlar. 1878 yılında Berlin Antlaşması Osmalı İmparatorluğun Doğu ve Balkanların yıkılmasına adanır.

*
Cumhuriyetin çekirdek kadrosu [Atatürk, Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saraçoğlu, İnönü (Lozan’da tercümanı reddederek Fransızca konuşmuştur)] 1789’u “hatmetmiş, hazmetmiş” Fransızcaya, Fransız Devrimi’nin Cumhuriyet ideolojisine çok hâkim bir kadroydu. İktidara gelir gelmez, 1789 Fransız devrimini en iyi anlamış bir Avrupalı ve ”Francofon“ Mustafa Kemal, Fransa ile ilişkileri yenidenı başlatacaktı. Șu cümleler onun felsefesini ve eylemini özetliyordu:

“Medeni olmayan insanlar, medeni olanlara bağımlı kalmaya mahkûmdurlar. “Ve medeniyet batıdır, Türkiye’nin hayatta kalmak istiyorsa bir parçası olması gereken modern dünyadır. Ulus, çağdaş medeniyetin tüm uluslara sunduğu şeklini, yaşam şeklini ve anlamını tam ve tam olarak benimsemeye kararlıdır. ”

Bu uzun ilişkiler tarihinin mirasları günümüz Türkiye’sinde izleri görülüyor: Türk toplumu frankofilidir (Fransız dilinden sayısız kelime ödünç alınmıştır); elitleri batıyı Fransa sayesinde bilir; entelektüeller ve siyasi sınıf hepsi Fransız eğitimin Fransızca olarak yapıldığı Galatasay İmparatorluk Lisesi, 1867 yılında Paris’e yaptığı seyahat esnasında Fransız eğitim sisteminin niteliklerinden etkilenen Sultan Abdülaziz’in isteği üzerine kurulmuş; daha sonra, 1990’lı yılların başında eski Cumhurbaşkanı François Miterand’ın katılımıyla kurulan – akademik kariyerimin bir kısmını geçirdiğim – Galatasay Üniversitesi de Türkiye’de elit reformcuların yetiştiği, Batıya açılan birer pencere kurumlardır. Türkiye’nin idari bölümü de Fransa’daki ile aynıdır: belediye, kanton, bölge, departman. Türk idari elitlerin bir kısmı Paris’teki ENA okulundan geçimiştir. Ve tabii ki laiklik var. Dünyada laikliği Fransızlara uygulayan tek ülke Türkiye’dir.

İki ülke arasında yaşanan bu ”mühteşem“ dönemden sonra Fransa’nın bu son yıllardaki Türkiye-AB konusundaki tutumu nasıl anlaşılabilir?

*
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kamuoyuna yansıyan atışmaları herkesin malumu. Macron’un “Biz ayrı gezegenlerin tanrılarıyız!” efelenmesine Cumhurbaşkanımız cepheden yanıt vermedi. Yerine çapraz bir hamleyle Türkiye’deki gazeteci, yazar ve akademisyenlere, “Terör ve teröristlerin bahçıvanları vardır. Bu bahçıvanlar düşünce adamı diye bakılanlardır. Onlar gazetelerindeki köşelerinden orayı sularlar” diyerek, bırakın Fransızları, hiçbir Batılı ya da demokrat aydının anlam veremeyeceği bambaşka bir dünya görüşünü savundu. Bu durum, “değerler” ve “demokrasi” noktasında Avrupa ve Türkiye arasında artık müzakere edecek ortak zemin kalmadığının habercisi gibiydi.

Türkiye’nin Arap Baharından sonra geleceğin bir şekilde Batıyla olduğunu söylen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, lafı eğmeden konuşmayı ifade eden Fransa’nın genç kuşağın temsilcisi Emmanuel Macron, dünya önünde uluslararası bir basın toplantısında “Elyssee kürsüsü”nden, “Usta”ya ders veriyor:
“Demokrasiler terörle tabii mücadele edeceklerdi ama hukuk devletine saygılı olmalıydılar”… Bir “İfade özgürlüğü (alakart/seçmeli değil!) bölünmez, tam bir bütündü. Hukuk devleti birebir buydu.” “Fikirler şiddet çağrısı yapmıyorsa, yalnız fikirdi. Dolayısıyla özgürce ifade edilebilmeliydiler.” “Devletlerin meşruiyeti yurttaşların (ifade edilen) haklarının korunmasından geçerdi.” “Türkiye-AB konusunda ikiyüzlülük bırakılmalıydı. Özellikle son (OHAL’leşme) sürecinden sonra AB’de artık yeni başlık açmak söz konusu değildi. Hedef, Türkiye’yi (tümden yitirmemek için) onu Avrupa insan hakları konvansiyonunda tutmak ve yakın işbirliği kurmak olmalıydı.”

Adını koymak gerekirse, Fransa Türkiye’nin geleceğini Avrupa’da görmüyor. Fransa hükûmeti Türkiye’nin jeostratejik önemini göz önünde bulunduruyor, ancak Ankara’yı güvenilir bir müttefik olarak değerlendirmediğinin işaretlerini veriyor. Fransa’nın, son aylarda Güney Kıbrıs’la yakın ilişkilerinin de etkisiyle Borrell-Komisyon raporuna karşı ayak sürümüş olabileceği anlaşılıyor. Bu Türkiye için ciddi bir problem. Çünkü Britanya’nın içinde olmadığı bir AB’de Fransa açık bir şekilde Almanya’nın arkasında iki numaralı güç.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, mevcut AB liderleri içinde Avrupa’nın geleceğine en çok kafa yoran liderlerden. Macron, göreve geldiğinden beri daha bağımsız bir AB hayali kuruyor. Bunun en tartışmalı örneği, Macron’un sunduğu Avrupa ordusu önerisiydi, o kadar ki tarihteki en başarılı caydırıcı yapı olan NATO’nun ‘beyin ölümünün’ gerçekleştiğini söyledi. Geçen ay Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayla Macron vizyonunu biraz daha açtı; ‘stratejik otonomi’ ifadesini defalarca kullandı.

Kötü haber ise Türkiye’nin Macron’un bu ‘kendine yeten’ Avrupa vizyonu içinde yer almıyor gibi gözükmesi. Sorbonne’daki konuşmasında Balkanlar’a da vurgu yapan Macron’un konuşmasında bir kez bile Türkiye’nin adı geçmedi. Dolayısıyla mevcut şartlarda Fransa’nın Türkiye’yle AB arasındaki bağları güçlendirmek gibi bir gündemi olmadığını görmek çok da zor değil. Macron’un vizyonunda enerji oyununda önemli rol oynayabilecek bir GKRY’nin gönlünü hoş tutmak şu anda Türkiye’nin önünde yer alıyor.

İki ülke arasında cumhurbaşkanı seviyesinde temaslar da genelde çeşitli zirvelerin marjında düzenleniyor. Macron, yedi yıldır görevde olmasına rağmen bir kere bile NATO müttefiki Türkiye’nin başkentine gelmedi. Erdoğan son Paris ziyaretini 2018’de yaptı. Fransa Dışişleri Bakanlığı Spor Büyükelçisi Samuel Ducroquet’nin aktardığına göre Erdoğan, önümüzdeki 26 Temmuz’da Paris’te yapılacak Olimpiyatların resmi açılış törenine katılacağına dair de bir bilgilendirme yapmadı.

*
Ülkemiz nereden nereye geldi. 16 Aralık 2004 tarihinde, başta Türkiye-AB konulu panellerde defalarca birlikte bulunduğum hak ve özgürlük mücadelesi tarihinde önemli bir yere sahip olan “Kızıl Danny” unvanlı Fransız siyasetçi Daniel Cohn-Bendit olmak üzere, Avrupa Parlamentosu üyelerinin ezici bir çoğunluğu ellerinde Türkçe dahil her dilden “Evet” yazan, Türkiye ve AB bayraklarının birlikte yer aldığı pankartları göstererek Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamasına onay vermişti.

Aradan geçen 20 yılda köprülerin altından çok sular aktı. Bu süreçte Türkiye’nin hiç mi suçu yok? Tabii ki var. Ancak, Fransız hafızasında ve hayal gücünde “eski” tarihten hiçbir iz kalmamış gibi davranmaktan kaçınmak gerekir- birkaç gün önce Botfeaux üniversitemdeki meslektaşlarımdan birine, bugün bir Fransız Protestan’ın Osmanlı’ya olan iki katlı borcunun bilincinde olduğuna dair güvence vermeye çalıştığımda, kısmen ikna olmuştu; bu (Osmanlı) olmasaydı, günümüz Avrupa’sı Charles Quint, ardından da Karşı Reformasyon tarafından şekillendirilmiş olacaktı.

Türk dünyası tarihinin Fransa’nın kendi tarihinin yalınızca çatışma alanında barbar bir işgalci marjı olarak değil, yakın bir aktör ve ‘eski’ye dayanan ortak bir tarihiselliğiyle yeniden bütünleştirilmesi (ya da sürdürülmesi) söz konusudur.

Fransızların Türk dünyasıyla olan ilişkilerinin “yeniden revize edilmiş” bir yorumuna ve anlaşılmaz görülen bir toplumun anlaşılmasına yardımcı olmak tarihçilerin elindedir. Tarihçinin, süre duygusuyla ve belirli modellere didaktik olarak başvurmasıyla, bugün o eksik kalan nefesi getirebilir.

Pof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasay Üniversitesi Em. Öğt. Üy.

Bordeaux, Pazar 12 Mayıs 2024

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER