Kararsız mıyız ? Korkuyor muyuz ?

Kararın nedir?
-Bilmiyorum…
Nasıl bilmiyorsun?
-Bilmiyorum işte…
Zaman daralıyor ama!
-Sen ne düşünüyorsun peki?
Bu senin hayatın, karar da…
-Tamam da, sen ne karar verdin?
Benim önceliklerim seninkilerden çok farklı…
-Benim yok, önceliğim falan yok…
Yani, ‘ne olursa’ mı? Bu musun?

Bu konuda kim kendisini bu diyalog dışına atmak ister ? Aslında konu, bugün geldiğimiz-getirildiğimiz ruh hallerimizle alakalı… Ya da korkularımızla… Belki de söylemek istediklerimizle ‘söylenmesi istenenler’ arasındaki farktır kaçtığımız şey… Olabilir mi ?

O yüzden de uyumluyuz !
Ya da ‘uyumlu’ olmaya çalışıyoruz !
Peki, çalışırken, ortaya çıkan kişi KİM ?
BEN, SEN ya da O olmadığına göre, o kim ?

Chandra Mohan Jain’in “İçsel Devrim” adlı kitabında buna dair bir şey var…

“Normalde, insan, kendi evriminin sorumluğundan ve seçim özgürlüğünden KAÇMAK ister… Özgürlükten çok korkar… ESİR olduğunuzda, yaşamınızın sorumluluğu asla sizin değildir… Sorumlu bir başkasıdır. Yani bir anlamda, ESARET, rahat bir durumdur. Yükü yoktur… Bu bağlamda esaret, özgürlüktür… Bilinçli seçim yapmaktan ÖZGÜR olmaktır… Tamamen özgürleştiğiniz an, kendi seçimlerinizi kendiniz yapmak zorundasınız… Kimse sizi bir şey yapmaya zorlamıyor… Tüm seçenekler size açık… İşte o zaman ZİHİNSEL ÇATIŞMA anıdır… Özgürlükten korkmaya başlarsınız… FAŞİZM gibi ideolojilerin çekiciliğinin bir nedeni de, bireysel özgürlükten ve bireysel sorumluluktan bir kaçış yolu sağlamalarıdır. Sorumluluğun yükü bireyden alınmıştır… Sorumlu, toplum olmuştur…”

Peki, tam tersi olsa…
Gerçeklerimizden kaçmasak…
Olası bir çatışmayı göze alsak…
Kendi tercihlerimize odaklansak…
Diğerleri noktasına sırtımızı dönsek…

Nasıl olur ?
Ya da ne olur ?

İşte o an, cesaret anı…
Paul Auster’in dediği gibi…

Mesela… SADIK dostumuz bazen bir DVD oynatıcı, bazen bir kitap ya da oyun konsolu olsa da, hepimiz zaman zaman kendi gerçekliğimizden kaçmıyor muyuz ? Kaçıyoruz… Bazen gerçeğin bir kısmından, bazen hepsinden saklanmıyor muyuz ? Saklanıyoruz… Adına bazen kafa dağıtmak, bazen stres atmak desek de, temelinde gerçekliğimizin sıkıntılarından, sorunlarından, karar verme süreçlerinden kaçıp sığınıveriyoruz başka/yaratılmış gerçekliklere…

Aslında asıl sorun, başlarken de dediğimiz gibi, toplumun gerçekleriyle TERS kesiştiğimiz an başlıyor… Öyle ki, bazı kaçışlar, “Bütün gün evde boş boş film izliyor” oluyor ya da “kitapların arasına saklanıyor”, hatta “çalışmaktan kaçtığı için master yapıyor” haline dönüşüveriyor… ORTAK gerçeğimizin dışına çıkanlar mı ? Sorumsuz, tembel, asosyal, aklı bir karış havada gibi sıfatlarla cezalandırılıyor…

Peki ama, “gerçek” denen şey ORTAK olmak zorunda mı ? Ya da ORTAK gerçeklikte tutunamayanlar ordusuna mensup olmaktansa kendi gerçekliğine tutunmaya çalışanlar olamaz mı, olmamalı mı ? Gördüğümüz, ellediğimiz, algıladığımız gerçek dışında, kitap sayfalarında ya da bilgisayar ekranlarında farklı bir algıda farklı bir gerçeklik bulanlar akıl hastası mı acaba? Hepimiz zaman zaman kendi gerçekliğimizden kaçtığımıza göre; deli mi, hayalci mi, normal mi olduğumuza nasıl karar verilecek ?

Son soru…

Kölesi olduğumuz, kaçış aradığımız gerçekliklerden (hepsinden ya da birkaçından belki bir tanesinden), KAÇMA ihtiyacı hissetmeyeceğimiz gerçekliklere doğru KAÇSAK ayıp olur mu gerçekten?

Böylece özgürleşsek ve SORUMLU denen kısma toplum yerine KENDİMİZİ yazsak ve sadece kendimizi yaşasak… Ardından da, “Kararın nedir? -Bilmiyorum…” kısmını rafa kaldırsak…

Mümkün mü ?

(Visited 1 times, 1 visits today)