Kimi fısıldasın korkusundan… Ama biz sesli konuşalım…

“Sonra dedim ki, İnsanlara ne anlatırsan anlat, ama kendini anlatma. Bilirim, anlamazlar…” demiş Charles Bukowski…

Haksız da değil hani ! Bazen ne kadar anlatsan da, boş… Ne kadar çabalasan da… Ya yanlış anlaşılıyorsun ya da hiç, ki bazen anlaşılmamak ‘anlaşılmaktan’ daha güvenli hale bile gelebiliyor ! Var olmak için çaba göstermekten vazgeçiyorsun o an… Belki de oluruna bırakıyorsun…

Cengiz Aytmayov’un, “İnsan her şeyi anlatamaz. Zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez” demesi de ondan… Ama buna dair son örneğimiz hepsine bir nokta koysun istiyorum… Hani ne kadar anlatsan da ‘boş’ kısmına…

Büyük usta Şener Şen anlatsın…
Geride kalan tek bir günü anlatsın…
Kendini diğerlerine anlatamayışını anlatsın…
Aslında anlatsa da ‘anlaşılamamasını’ anlatsın…

Anlatırken de…

Biraz gülümsetsin !
Ama çokça da düşündürsün…
Asıl yaşadığımız gerçeği düşündürsün…
Fısıldayarak dile getirdiğimizi yüksek sesle söylesin…

O söylesin, siz de içinizden ADAM HAKLI BE deyiverin, olmaz mı ?

Başlayalım o zaman !

“Bana dediler ki; Zeki Alasya’nın cenazesine gittik, siz yoktunuz. Neden gelmediniz? Bilmiyorlar ki, ben aynı gün annemi uğurladım sonsuzluğa, hem de aynı mezarlıkta… Zeki Alasya, benim kardeşim, bir parçam gibiydi. Nasıl böyle bir şey düşünürler? Ben oraya gelsem bile, Kemal Sunal’ın cenazesindeki gibi kameralardan uzak kalmayı tercih ederdim, yani beni yine göremezdiniz. Zeki’yi defnettikten sonra, Metin Akpınar ve Orhan Gencebay’ın neden ortadan kaybolduğunu hiç merak ettiniz mi? Etmediniz… Ben söyleyeyim… Bizim aile kabristanlığına geldiler, hem de koşa koşa… Annemi toprağa verirken oradaydılar. Definden sonra Zeki’nin mezarına gittik, kimsecikler yoktu. Peki, siz oraya Zeki Alasya için mi gittiniz? Yoksa gelen ünlüleri görmek için mi? Gözleriniz beni aramışsa, belli ki gelen ünlüleri görmek için…

Aklıma Nejat Uygur’un son şiirindeki ilk dizeler geldi birden:

Biliyorum cami avlusundaki bu kalabalık bana değil,
gelen ünlüleri görmek için.
Aa o da burada, şu da burda deyip,
beni musalla taşında unutanları görüyorum.
Hayatımda ilk defa katıla katıla gülüyorum…
Çünkü kırkım dolmadan unutulacağımı biliyorum…”

Sahi, hayat bu mu ?

Bu…
Daha fazlası…
Aslında çok daha fazlası…

Biz de biliyoruz o fazlasını, ama itiraz edemiyoruz… Aslında itiraf da ediyoruz, ama içimizden… Yok, sesli olmuyor o itiraf ! Olsa, hayat bitecek sanıyoruz… Elde kalanın da parmaklarımızın arasından kayıp düşeceğini sanıyoruz… O yüzden gerçek gibi görünenle idare ediyoruz… Çünkü geride kalan da o kırıntılar… Samimi sandıklarımız… Samimi olsunlar diye özene bezene sakladıklarımız… Birbirimizin yüzüne gülümserken, kaçamak bakışlarla düşündüklerimiz…

Bir gün tüm düşündüklerinizle daracık bir odada kilitlendiğinizi düşünsenize ! Ama hepsiyle… Düşünmekten korktuklarınızla… İtiraf edemediklerinizle… Fısıldamaktan dahi korktuklarınızla… Aslında size ait olanlarla, ama inkar ettiklerinizle… Aynadaki gözlerinizin ara ara DÜŞÜN diye zorladıklarıyla… Ama gözünüzü kaçırıp hayata devam ettiklerinizle…

Ne olurdu o an sahi ?

Gerçek SİZ mi ?
Yoksa deliren bir SİZ mi ?

Haklısınız…
Bugün biraz dağıttık…
İçmeden de olsa dağıttık…
Ama dağıtmak lazım ara ara…
Kendimizi biraz açıp kurcalamak lazım…
Yoksa olmuyor, bu kadar düzenli olmuyor…
Her şey güllük gülistanlık demekle hiç olmuyor…

Oluyor mu yoksa ?

(Visited 1 times, 1 visits today)