Lafta değil… Yaşamda kalın…

Ara ara bu köşeyi farklı farklı isimlere ve o isimlerin özgür düşüncelerine ayırıyoruz ya, bu defa biraz eskilerden gelsin o isim… Dün söyledikleri ile bugünümüzü anlatan cümleleri ile gelsin… Roma kenti Antakya’nın kirine, çöpüne gelsin… Bu kentin orta yerinden geçen bir nehrin acınası hali için gelsin… O nehrin üzerine sıradan taş bir köprü kurmak için onlarca ağacı bir çırpıda kesen bir kentin idarecileri için gelsin… Daha çok üretim için koca bir gölü kurutan, ardından da 1700 yıllık bir tarihi emaneti hiç düşünmeden yok edenler için gelsin… Şehrin orta yerinde toprak bulamayıp, her yere saksılar içinde çiçek ekleyenler için gelsin…

*

Kuzulara bakınca et değil de can görürüz biz; balıkları seyredince mavilenir bakışlarımız…

Bir ormana girsek, santraller değil de düşler kurarız, ulu ağaçlarla bir; imara değil de kalbimize açılır, üzerinde geyiklerin dolandığı çayır çimen…

Göller, nehirler memlekettir bize; sanayileşmemiş fikirlerimize huzur katar denizler…

Hava sahamız gökyüzüdür boydan boya; leyleklerin, flamingoların savaş karşıtı uçuşlar yaptığı…

Bir ayının, bir sincabın yaşam alanına turizm tesisleri yapılmaz bizim töremizde…

Çiçeklerimiz ticari değildir bizim; içimizin rengi, tenimizin kokusudur papatyalar, karanfiller…

Ne menkul değeri vardır korulukların bizim nazarımızda, ne de gayrimenkul…

Kuşların anayurduna kentler kurup bir tutam yeşil alan oluşturmak çevre dostu yapmaz bizi… Toprağa saygıyla, nezaketle bakanız biz; bir kuru otu dahi merhametle duyumsayanız, ki buradan gelir işte bizim dostluğumuz, içtenliğimizi buradan alırız…

Sokaklarda, barınaklarda aç sefil yaşayan kediler, köpekler vicdanımızın yarasıdır… Bir parça ekmeği, iki yudum suyu bölüşemeyenler demesin ki “biz insanız”! Bir kediyle eşiz bu dünyada, bir köpek kadar misafiriz ve gocunmak şöyle dursun, gurur duyarız onlarla bir yeryüzünde yaşamaktan…

Dekor değildir hiçbir hayvan, süs değildir hiçbir ağaç… Milli servetlerden de, ticari yorumlardan da çok ötededir doğadaki her bir can… Bizim rezil rüsva dünyamıza tutsak ettik o güpgüzel canları; biz onların dünyasında yaşamalıydık oysa…

*

Ne güzel demiş Ergür Altan…
Aslında az bile söylemiş…

Devam etsin mi ?
Bizim için sorsun…


Peki, niçin bu kamulaştırmalar ? Yoksullar için mi yoksa patronlar için mi ? Dereler için mi yoksa AVM’ler için mi ? Ormanlar için mi, yoksa taş ocakları, HES’ler, altın arama faaliyetleri için mi? Bizler için mi yoksa efendiler için mi ?

Fark ettiniz mi bilmem… Ne de çok soru var ! Sorulmayan, sorulmayı bekleyen… Peki, siz hiç sordunuz mu kendinize, ‘benim sorularım nerede’ diye ? Konuşamıyorsunuz belki ama, sorularınız olmalı bir yerlerde… Belki uzun zamandır karıştırmadığınız çekmecelerde… Ya da tozlanmış raflarda… Sayfalar arasında kurutmaya da bırakmış olabilirsiniz… Emanete bırakıp, ardından unutmuş da…

Hatırladınız mı ?
Kendinizi nerede unuttuğunuzu hatırladınız mı ?

Doğaya dair bunca şey konuşmuşken, bir şeyi unutmadan geçmeyelim…

Hani ara ara bizim şehrimize de sirkler geliyor ya, ki siz de çocukları alıp ‘biraz gülelim, eğlenelim’ diye gidiyorsunuz ya… Gitmeyin ! Hayvanların bu ‘eğlencelik’ hapishane hayatlarını bile isteye finanse etmeyin… Size gülümseyen yüzlerle sunulan bu ‘gezici’ hayvan hapishanelerini çocuklarınıza şirin göstermeyin ! Sizi güldürmek için ne tür ağır eğitimlerden ve hatta açlık zamanlarından geçtiklerini düşünün… Hatta ara ara şiddet gördüklerini de…

Sizi bilmem ama, doğa için uyanmak lazım aslında… Kazların ya da tavşanların tüylerini, onlar henüz canlıyken yolan ve bizlere şık paketler içinde satan zihniyetin acımasız hayvan ticaretinin aldığı hale uyanmamız lazım… Uyanıp sahip çıkmamız lazım… Çünkü kaybolan, yitip giden sadece onlar değil, biziz…

O yüzden lafta kalmayın…
Korkmayın, yaşama da katılın…

(Visited 1 times, 1 visits today)