Mimar Sinan’ı hatırladık da… Eldekileri bir türlü hatırlayamadık !

Camiler…
Medreseler…
Külliyeler…
Dârülkurrâlar…
Türbeler…
İmâretler…
Dârüşşifâlar…
Su Yolları Kemerleri…
Köprüler…
Kervansaraylar…
Saraylar…
Mahzenler…
Hamamlar…

Liste uzun, ki anlayacağınız, Mimar Sinan’ın Türk mimarlık ve sanat tarihinde çok önemli bir yeri var… Eldeki tarihin ve kültürün kaybında dururken bunu daha iyi anladığımızı söylersek abartır mıyız sahi ? Hele ki, Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesindeki İshak Paşa Sarayı’nın Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca yapılan restorasyon çalışmaları sonrasında çatısındaki PVC eklemesi ile bugüne kazandırıldığı ( ! ) bir Türkiye’de… !!!

Öylesine bir şeyden bahsetmiyoruz…

Topkapı Sarayı’ndan sonra, Osmanlı mimarisinin en seçkin ve en ünlü eserlerinden birine dair konuşuyoruz… Onu bile ne hale getirdiğimize, getirebildiğimize dair konuşuyoruz… Yapabileceklerimizin sınırsızlığında durup konuşuyoruz…

Haklısınız, konuşacak çok şey var…

Peki, biraz kendimize dönelim mi ?
Mimar Sinan Haftası’nın Antakya’sına…
Bizdeki kayıpların GÖLGELERİ arasına…

Dönelim… Dönelim ve kendi kent kimliğimizde ayakta kalabilmiş birkaç yüz evin o yorgun ve çökmüş kalabalığı arasında dolaşalım… Ama adımlarımız yavaş olsun… Her biri bir diğerinin ardından yavaşça gelsin… Hatta öyle ki, duralım o her bir adımda ve bakalım etrafımıza, görelim kayıplarımızı, parmaklarımızın arasından kayıp giden ahşabın Antakya’sını, taşın Antakya’sını, çocukluğumuzun Antakya’sını… Hissedelim acılarını… Bedenlerine çizilen bugünün kirini, pasını, çöpünü… Ve dinleyelim fısıldanan hikayeleri arasına karışan hıçkırıkları… Ve silelim, bu kentin yanağından süzülen o tek bir damla gözyaşını… Kurumayan acının dünden kalanını…

Sahi, böylesi bir kentte dolaşırken ve Mimar Sinan adına açıklama yaparken, Antakya kent kimliğinin bu kayıp hazinelerini hatırlamamak olur mu ? Betonun hakimiyetinde yükseltilen koca bir Roma kentinin son birkaç yüzyılına damga vurmuş bu evleri koruyamamamızın tablosunda durup da konuşmamak olur mu ?

Olmaz…

O yüzden, SORALIM mı ?
Ama önce, KONUŞSUNLAR…
Soracaklarımız, KONUŞSUNLAR…

Mimar Sinan Haftası’na dair söylesinler, bu kentin Mimarları olarak…
Ardından soralım, bu kentin vatandaşları olarak ve sorgulayalım…

Evet…

Hadi okuyalım… “Büyük Usta Mimar Sinan’ı, ölümünün 429. yılında saygıyla anıyoruz” diye başlayan Hatay Mimarlar Odası’nı okuyalım… Kelime kelime… Cümle cümle…

“Günümüzde başkent Ankara’nın birçok değerli Cumhuriyet dönemi yapısının yıkılmış olması ve birçoğunun YIKIM TEHDİDİ altına bulunması düşündürücüdür. Uzun yıllardır, mimarlık tarihçileri, bu yapılarla ilgili pek çok araştırma yaparak Türkiye ve Dünya ölçeğinde bu mimarlığın değerini ortaya koymuş ve bunları kültür mirası olarak tanımlamışken, ardı ardına yıkımların yaşanması salt kentsel rant kaygısı ile açıklanamaz. Başta İller Bankası ve AKM olmak üzere Cumhuriyet’in simge binalarının yıkım tartışması aynı zamanda bir çağdaşlık tartışmasıdır da. Nasıl ki Mimar Sinan’ın eserleri görkemli bir imparatorluğun mimarlığını simgeliyorsa, Cumhuriyet yapıları da 20. yüzyılda büyük bir savaşla bağımsızlığını kazanmış bir ulusun kültürünü SİMGELER.”

Şimdi sıra bende…

Sorsam…
Bu kenti sorsam…
Bu kenti SİMGELEYENLERİ sorsam…
Yaşanan YIKIM TEHDİDİNİ sorgulasam…

Bir kere de Antakya adına ayağa kalksak, DESEM !
Ankara’ya kadar gitmeden, ‘dar sokaklara girsek’ DESEM !
Yıkılan, çöken, biten hikayelerin şehrindeyiz, DESEM !

Sahi, SİZ ne dersiniz ?

DEYİN !
Bir şeyler DEYİN !
En az Ankara kadar olsun ama…
HATTA DAHA FAZLASI OLSUN…

(Visited 1 times, 1 visits today)