Nazım, güzel demiş… PENCEREYE GEL…

Çeneni avuçlarının içine alıp,
duvara DALIP
kalma!.
Çeneni avuçlarının içine alma!.
Kalk!
Pencereye gel!
Bak!
Dışarıda gece bir cenup denizi gibi güzel,
çarpıyor pencerene dalgaları..
Gel!
Dinle havaları:
havalar seslerin yoludur,
havalar seslerle doludur:
toprağın, suyun, yıldızların
ve bizim seslerimizle…
Pencereye gel!
Havaları dinle bir:
Sesimiz yanındadır,
sesimiz seninledir…

Ruh halimizin karmaşasında ara ara kendimizi bile kaybettiğimiz oluyor aslında… O yüzden, üzülmeyin, yalnız değilsiniz… Hiç değilsiniz… Dürüstçe, ben bile kayboluyorum o DALIŞLAR esnasında… Hatta bazen fazla derine DALIP nefessiz bile kalıyorum… Yok, vurgun yemedik… HENÜZ… Belki de alıştık o dalışlara… Derin dalmalara… Dalıp, uzun süreli kalışlara…

Ama Nazım Hikmet’in dediği gibi kalksak mı ?

Kalkıp birkaç adım atsak mı ? DALIP kaldığımız duvarın ötesinde duran pencereye yanaşsak mı ? Yaşamın usulca sızdığı o penceredeki perdelerin uçuşan kısımlarından tutup çekiştirsek mi ? Bize düşen payın NİYE bu kadar az olduğunu sorsak mı ? Adaletsiz bölüşümün açlığında olanı biteni sorgulasak mı ? “Amaca giden her yol mubahtır…” diyen makyavelist kalabalığın tozu dumana kattığı bir coğrafyada YETER desek mi ? Hatta AÇIZ diye eklesek mi ? Eldeki bölüşümden bize düşen payın şikayetinde KONUŞSAK mı ?

Peki, işe yarar mı ?
Konuşmak işe yarar mı ?

Aslında yarar, ki bir de konuşsak…
Kelime kelime cümle kurmaya başlasak…
Ardından sayfalara döksek tüm yaşamlarımızı…
Tek tek kapatılan pencerelerimizi tek tek aralasak…

Makyavelist (çıkarcı) bir kalabalığın elinde oyun hamuruna dönüşmüş bir Türkiye’de mi ? Haklısınız, zor… Bizler bile değiştik… Zor hayatların içinde ayakta kalabilmek için çok şeyden vazgeçerken, şekilden şekile girdik… SÖMÜRÜSÜZ BİR DÜNYA MÜMKÜN MÜ diye sorup dururken, sömürülen nesneler haline geldik… Ateşi (sistemin çarklarını) harlayan kuru odunlar gibiyiz aslında… ! Kayboluşlarımızı sorgulamıyor eldeki sistem ! Azalışlarımızı dert etmiyor ! Gidenin yerini nasılsa alıyor bir diğer aç ! ELİ MECBUR denilen bir başka yoksul beden ! Ta ki o da yitip gidene dek ! Ve bir diğeri gelene dek…

İşte böylesine bir zamanda, KADER oylaması (16 Nisan) denen bir noktaya doğru ilerliyoruz… Bizi mıknatıs gibi içine çeken, derin, karanlık bir çukurun içine düşmemeye çalışıyoruz… Aslında ÖZGÜR olmadığımızı ve var olanın da yavaş yavaş ellerimizden alınacağını hatırlatanlarca TEHDİT bile ediliyoruz ! ELİ MECBUR bir kalabalık olmamız isteniyor bizden… Tüm pencerelerin tek tek kapatılması isteniyor… Duvara dalıp giden gözlerimizi yaşamdan uzağa çevirmemiz bekleniyor… AKSİ HALDE diye de ekleniyor…

Aksi halde…

Sahi ne olacak o AKSİ HALDE’de ?
Açmak istersek tüm o pencereleri, NE OLACAK ?

Başımıza ne gelecek ?

Bir zamanlar dönemin başbakanı demişti ya hani, “iktidardan gidersek BEYAZ TOROSLAR gelir” diye… SONUÇ, bu mu ? Başımıza gelecek BU mu ? Peki, korktuk mu ? Geri adım attık mı ?

Ben mi ?

Şairin dediği gibi…
Sığınaklar dolusu insan var içimde…
Sinmiş, sindirilmiş, pencereleri kapatılmış…

O yüzden, vız gelir tırıs gider o BEYAZ denen TOROSLARINIZ !
[email protected]

(Visited 1 times, 1 visits today)