Ne çok sustuk… En derin yaralarımıza…


Bir idam mangasında, ölüm mahkûmuna ateş etmeleri için 7 asker seçilir. Askerlere 7 silah verilir. Bunların altısında gerçek kurşun vardır, birinde ise talim fişeği. Onun içindeki barut da ötekilerde olduğu gibi patlar,
çıkardığı ses de aynıdır. Ama kurbanın bedenine ateş ederken, o silahın içinden kurşun çıkmaz. Hangi silahta talim fişeği olduğunu askerlerden hiçbiri bilmez. Her biri kendi silahında talim fişeği olduğuna ve tanımadıkları, ama öldürmek zorunda oldukları mahkumun ölümünden ötekilerin sorumlu olduğuna inanır. Hepsi kendini suçsuz sanır.

Paulo Coelho, “Şeytan ve Genç Kadın” adlı eserinde, KENDİMİZDEN KAÇMA yolları arasında belki de en etkili olana işaret etmiş… Ama asıl olarak da… ‘BEN DEĞİL, O…’ şeklindeki aklanma çabamızın aslında hayatın her safhasında fazlasıyla olduğu gerçeğini paylaşmış…

Bir hikâyemiz daha var…
Kaçışımıza dair bir başka hikâye…
Belki de yalanı yaşama gayretimizdir anlatılan…


Eski Çin’de, idam mahkûmlarının son gecelerini hep birlikte neşe içinde geçirmelerine izin verilirmiş. Mahkûmlar, cellât da aralarında olmak üzere, hep birlikte sabaha kadar şarkılar söyler, en sevdikleri yemekleri yer ve pirinç rakısı kadehlerini peş peşe yuvarlayıp mutlu olurlarmış. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, cellât, ansızın hareketlenip palasını çeker ve hafiften çakırkeyif mahkûmların kellesini, tırpanla başak biçer gibi alıverirmiş.

Yine böyle bir infaz ayininde, mahkûmlar, sabahın ilk ışıklarına kadar pek güzel eğlenmişler, şarkılar söyleyerek yiyip içmişler. Derken güneşin ilk ışıkları dağların arasından görünmüş. Fakat hiçbir şey olmamış!

Mahkûmlardan biri cellâda sormuş: “İnfaz neden gecikti?”

Cellât, “Gecikmedi ki,” demiş.

“Fakat kellelerimiz yerli yerinde duruyor” diye diretmiş mahkûm.

“Size öyle geliyor,” demiş cellât, palasına bulaşan kanı göstermiş mahkûma.

Dehşete kapılan mahkûm, “Nasıl yani?” diye mırıldanmış.

“Ben çok hızlıyımdır,” demiş cellât.

“Ayağa kalktığın anda, kellen kucağına düşecek…”

Kıssadan hisse şu ki… Kelleniz çoktan gitmiş olabilir ! Ancak siz bunu henüz fark etmemiş olabilirsiniz… Bir şey olmuş, ama siz olan şeyi henüz idrak edemediğiniz için OLMAMIŞ GİBİ davranıyor olabilirsiniz ve kellenizin de hâlâ yerinde olduğunu sanıyorsunuz…

Anlayacağınız, gerçeği anlamanız için ayağa kalkmanız gerekiyor.

En çok da bu kente dair…

İki örnekle ilerleyelim mi ?

İlki, geride kalan günlerde kutladığımız (!) 15 Eylül Dünya Çöp Toplama Günü ! Hani elde poşetlerle ve attığımız sloganlar eşliğinde Antakya’nın trafiğe kapalı Saray Caddesi’nde çöp toplama (!) gayretimiz… Sloganımız güzel, ama gerçek değil ! Sorunu sadece ‘yere çöp atan vatandaş’ olarak görenlerin bu çok renkli ve gösterişli etkinliğinde, aynı güne omuz veren yerel belediye yetkililerine sorduk mu peki ? SEN GÖREVİNİ YAPIYOR MUSUN, diye ! ÇÖP ATANA CEZA KESİYOR MUSUN, diye ! Sorduk mu ? Sormadık ! Sorunu sadece ‘yere çöp atan vatandaş’ olarak gördük ve ‘kurumsal sorumluluk’ kısmını sorgulamadan, günü güle oynaya bitirdik… Elde mavi poşetler, üzerimizde şık tişörtler, bir günü daha tükettik…

Ardından, bir twitter mesajı okuduk… “Antakya Saray Caddesi Esnafımızı; Milletvekilimiz Sayın Hüseyin Yayman, Kırıkhan Belediye Başkanı Sayın Ayhan Yavuz, Kırıkhan İlçe Başkanı Ömer Erdal Çelik ve teşkilat mensuplarımızla birlikte ziyaret edip, öneri ve taleplerini dinledik” diyen, Ak Parti Hatay İl Başkanı İbrahim Güler’in mesajını… Yüzlerce yıllık taş ve ahşap evlerin arasında ilerleyen bu kalabalığın poz verdiği her bir karenin arka planında hüzünle, kirle ve terk edilmişlikle bakan yorgun kent Antakya’nın çözüm bekleyen sorunları vardı oysa ki, ama onu da fark etmedik… Yapılması gerekenlerin yapılmadığı bir kentte ‘BİZ DEĞİL, ONLAR’ demeyi sürdürdük !

Sahi…

Ne çok sustuk en derin yaralarımıza…
YOK kabul ettikçe de daha çok kanadık…
Ama bunu da hiç fark etmedik, fark edemedik…