Ne kadar gerçeğiz ? Peki ya ne kadar slogan ?

Aram Tigran, “Dünya’ya bir daha gelirsem, ne kadar tank (YALAN), tüfek (DOLAN) ve silah (PALAVRA) varsa hepsini eritip saz, cümbüş ve zurna yapacağım” demiş. Parantez aralarını dolduran benim bu arada, ki sazın, cümbüşün ve zurnanın final coşkusunda eksiltmeye çalıştığım malzemem de onlar…

Niye mi?

Düşünsenize bir kez, Twitter’dan Facebook’a uzanan hesaplarımızı… Aslında bizi BİR BAŞKASI yapan aynaları… Diğerlerine BİR BAŞKASINI anlattığımız YALAN dünyaları… Gün içinde gece makyajı yapıp durduğumuz hesapsızlıklarımızı…

Nasıl mı ?

Sahi ne yapıyoruz orada, fark ettiniz mi ?
En çok neyin peşinde koşuyoruz, bildiniz mi ?

Örnek mi ?

Hani en basitinden…
En fark edilir olanından…

Mesela en alasından Mevlana imzalı sözler paylaşıyoruz… Yetmiyor, o özlü sözler trafiğine Atilla İlhan’ı, Yunus Emre’yi, Aşık Veysel’i, Can Yücel’i ve daha nicelerini ekliyoruz… Emeğin, insan hakkının ve özgürlüğün sloganları aralarında dolaşırken, en can alıcısını aralarından çekip alıyor, ardından da altına kendi ismimizi yazıp yeni erdemlerimizle resmi geçit yapıyoruz… Diğerlerine ders verircesine, sanal dünyamızın hükümdarlığından dışarıya ha bire parmak sallıyoruz… Hatta birkaç adım ileriye gidip, dindarlığımızın promosyonunda, ‘namaz çıkışı’ diye selfie çekip ‘ispata’ girişiyoruz… Yoksulluğun fotoğraflarından en acıklı olanları bulup, ajitasyonda dip yapıyoruz, ki vicdan yarışını da bu şekilde açık ara önde bitiriyoruz…

Siz bilmem ama…

Yaratmaya çalıştığımız ideal (!) dünyanın sanal gerçekliğinde aslında kocaman yalanlarız ! Öyle ki, kim ne söylüyorsa aslında tersini söylüyor… Söylediğinin tersini yaşıyor… Yaşadığı yalanın duvarlarını ise bir kat gerçekle cilalıyor… Böylece inandığı yalanları daha iyi pazarlıyor, ki önce kendini kandırıyor, böylece diğerlerini kandırmak daha kolay oluyor…

Mesela, çok çalışkan bir milletiz ya !

Acıları yarıştıran bir ülkede, kendi emeğini bir diğerinden yukarıda tutanlarımız da az değil o yüzden… Hatta o yarışa dahil olanlarımız, yorgunluktan dili bir karış dışarıda olanlara ‘sen ne yapıyorsun ki’ dercesine, memleketi nasıl kurtardığına dair hikayeleri anlatıyor ardı ardına… Ama ondan bir iş istediğinizde de zora gelemiyor, ki genelde söylenen de değişmiyor…

“az ye de kendine bir uşak tut!”

Bir başkasının bize iş buyurmasını sevmiyoruz, haksız mıyım ? Zaten onca saat çalışıyoruz ! Memleket bizsiz, biz de memleketsiz olamıyor, doğru muyum ? Peki, diğerleri noktasında nasılız ? Kendimizi itinayla uzak tuttuğumuz o UŞAKLIK (!) noktasında biriken sessizlerimiz adına nasılız ?

Ruhi SU ne güzel demiş;

Dostlarım, kardeşlerim, canlarım,
Kaldırın başlarınızı…
Suçlular gibi yüzümüz yerde
Özümüz darda durup dururuz
Kaldırın başlarınızı yukarı…
Bize göz verildi, gözleyin diye
Dil verildi, söyleyin diye
Kulak verildi, dinleyin diye

O verilenler adına eldeki fotoğrafı netleştirelim o zaman…
Hatta bu işi hepimiz adına ben yapayım !

Şimdi bakın etrafınıza… Yaşadığınız şehre bakın… Sokaklara, caddelere, parklara, nefes alıp verdiğiniz hayatın kendisine bakın… Yakından bakın ! Ne gördünüz ? Çöp mü ? En alasından kir mi ? Peki, hemen her gün bizlerin yaşamlarını o kir ve çöpten arındırmaya çalışan temizlik işçilerine inat nasıl yaşadığımızı fark ettiniz mi ? Yediğimizin, içtiğimizin gerisinde kalanları çöp kutuları yerine nereye attığımızın itirafında durdunuz mu ? Makyajsız gerçeğimizin ne kadar koktuğunu anladınız mı ?

Kendi yaşadığım adresin parkından örnek vereyim mi ? Hemen her gün temizlenen, ama bir sonraki gün haftalardır temizlenmemiş kadar kirletilen bir parktan… Yere çöp attığı için uyardığım bir vatandaş ‘İşleri ne, temizlesinler’ demişti bir keresinde! Temizleyenlerle sohbetimde ise, ‘İnsana saygıları yok, en çok da emeğe…’diye eklemişti…

O yüzden Aram Tigran’dayım bir kez daha… “Dünya’ya bir daha gelirsem, ne kadar tank (YALAN), tüfek (DOLAN) ve silah (PALAVRA) varsa hepsini eritip saz, cümbüş ve zurna yapacağım!”

(Visited 1 times, 1 visits today)