Ortadoğu bir kez daha tarihsel kırılma anlarından birine sürükleniyor. İsrail/ABD ile İran arasında tırmanan gerilim, artık yalnızca iki taraf arasında kalmayan; bölgeyi katman katman içine çeken, sınırları belirsiz bir savaşa dönüşme eğilimi gösteriyor. Bu hafta yaşanan gelişmeler, bu genişlemenin sadece ihtimal değil, fiili bir sürece dönüştüğünü açık biçimde ortaya koydu.
İran’ın Türkiye ve Katar’a doğalgaz akışını kesmesi, yalnızca teknik ya da ekonomik bir karar değildir. Bu hamle, enerji üzerinden verilen stratejik bir mesajdır: “Savaş yalnızca cephede değil, hatlarda da yürür.” Enerji akışını kesmek, doğrudan askeri bir karşılık olmasa da, savaşın çok boyutlu hale geldiğinin en somut göstergelerinden biridir. Bu kararın Türkiye açısından anlamı nettir: Bölgesel krizler artık ekonomik güvenliği doğrudan hedef almaktadır.
Sahadaki gelişmeler ise bu tabloyu daha da sertleştiriyor. İran’ın Irak’ta Barzani ailesine yönelik saldırı iddiaları, uzun süredir dile getirilen bir senaryonun hayata geçme ihtimalini güçlendirdi. Daha bir ay önce yaptığımız değerlendirmelerde şu uyarıyı yapmıştık: İran sıkıştıkça savaş alanını genişletir. Irak ve Suriye bu genişlemenin ilk adresleri olur. Irak’ta Barzani’ye, Suriye’de ise yeni yönetimin başındaki Şara’ya yönelik olası suikast ya da saldırılar, bölgeyi kontrol edilemez bir kaosa sürükler.
Bugün geldiğimiz noktada, bu senaryonun adım adım ilerlediğini görüyoruz. İran, Kuveyt üzerinden gelebilecek bir ABD müdahalesine karşı pozisyon alırken, Irak’ta Haşdi Şabi unsurlarını hareketlendirme hazırlığında. Aynı anda Suriye’de yeni yönetimin, ABD ve Fransa’nın baskısıyla Hizbullah’a karşı bir pozisyon almaya zorlanması; İran’ın bu hatta da bir karşı hamle geliştireceğini gösteriyor. Bu, savaşın artık vekil güçler üzerinden çok cepheli bir karakter kazandığını açıkça ortaya koyuyor.
Lübnan’da yaşananlar ise devlet yapısının ne denli kırılgan hale geldiğini gözler önüne serdi. Lübnan Cumhurbaşkanı’nın İran Büyükelçisi’ne ülkeyi terk etme çağrısı ve buna karşılık gelen “Gitmeyeceğim” cevabı, diplomatik teamüllerin fiilen askıya alındığını gösteriyor. Daha çarpıcısı ise Nebih Berri’nin Cumhurbaşkanı’na verdiği tepkiydi. Bu tabloyu izlerken şu gerçekle yüzleşiyoruz: Lübnan artık “istikrarsız bir devlet” değil, devlet vasfını yitirmeye başlayan bir coğrafyaya dönüşmektedir.
Bu kırılganlık, sadece Lübnan’la sınırlı değil. Suriye’de son dönemde yeniden canlandırılan mezhep temelli yapılanmalar, örgütler üzerinden hiyerarşik bir düzene oturtulmaya çalışılıyor. Bu yapıların nihai hedeflerinden biri, bölge ülkelerinin iç bütünlüğünü zayıflatmaktır. Türkiye açısından bu tehdit, yalnızca sınır ötesi değil, aynı zamanda iç dinamikleri hedef alan bir risk barındırmaktadır.
Zira bugün içeride de dikkat edilmesi gereken bir başka cephe açılmış durumda. Akademik unvanlar arkasına saklanarak mezhep dili üzerinden toplumu ayrıştırmaya çalışan söylemler, en az dış tehditler kadar tehlikelidir. Bu süreçte en büyük kırılma, cephede değil; toplumun zihninde yaşanır.
Tam da bu noktada Türkiye’nin önünde iki yol bulunmaktadır. Ya bu çok katmanlı savaşın içine çekilerek reaksiyonel bir aktör olacak ya da tarihsel tecrübesine yaslanarak denge kuran, yön veren bir güç haline gelecektir.
Türkiye’nin avantajı, sahip olduğu devlet geleneği ve kuruluş felsefesidir. Laik ve demokratik devlet yapısı, bu tür krizlerde sadece iç barışı korumak için değil; aynı zamanda bölgeye örnek teşkil etmek için de güçlü bir zemin sunar. Bugün mazlum ama geri bırakılmış toplumlar, yalnızca askeri güç aramıyor; aynı zamanda akılcı, dengeli ve bilim temelli bir liderlik arıyor.
Unutulmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyeti kurulurken de coğrafya bugünkünden daha az riskli değildi. Aksine, çok daha parçalanmış ve tehdit altındaydı. O gün bu coğrafyada akıl ve strateji galip geldiyse, bugün de aynı yaklaşım geçerliliğini korumaktadır.
Bu nedenle yapılması gereken, savaşın içine sürüklenmeden, savaşın sonuçlarını yönetecek bir pozisyon almaktır. Sert güç kadar, hatta ondan daha fazla, akıl ve diplomasiye yatırım yapmaktır.
Çünkü bu süreç sancılı olacaktır. Ancak doğru yönetildiğinde, Türkiye yalnızca bu krizden çıkmakla kalmaz; aynı zamanda bölgenin en önemli denge unsurlarından biri haline gelir.
Ve belki de en kritik soru şudur:
Bu coğrafyada yeniden düzen kurulacaksa, bu düzeni kim kuracak?
Türkiye, cevabı olabilecek nadir ülkelerden biridir.
Ama şartı bellidir: Savaşla değil, akılla ve bilimle.
26.03

YORUMLAR