Geçen hafta içi yaşanan iki olay… İki ayrı coğrafya, iki ayrı nefret türü… Ama aynı acı, aynı kırılma, aynı yüreğimizi delen sızı…
Birinde, dünya sahnesinde yükselen bombaların gölgesinde duran umutlar… İran’ın güneyindeki Minab kentinde, bir kız okulunun küllerinden yükselen çığlıklar… Masumiyetin ta kendisi çocuklar… Sırtlarında okul çantaları, ellerinde gelecek hayalleriyle… O okul binasında 153 kız öğrenci ve çok sayıda öğreetmenin hayatını kaybettiği bildirildi; binanın enkazı, yığınla küçük ayakkabı, not defteri ve dağılmış oyuncaklarla dolu… Bir sonraki ders zilinin çalması beklenirken hayatları yarıda kesildi. Savaş hukukunda bile yeri olmayan bu vahşet, neyin savunması olabilir ki? Sivil yüreklere değil, savaş stratejilerine hedef olan onlarca çocuğun cenaze görüntüleri hafta içinde televizyonda dönerken, tüm insanlığın aynasında bir yüz karası gibi yansıyordu. Bir okul… Bir eğitim yuvası… Bir oyun alanı… Bir mezar… Ardında bitmeyen, bitmeyecek bir sorumluluk boşluğu bıraktı bu saldırı. Dünya neden bu çığlığı duymazdan geliyor? Bu sorular, enkazın tozu içinde boğuluyor.
Diğerinde ise, çok daha yakınımızda… İstanbul Çekmeköy’de bir okulun koridorları… Taşdelen’de, eğitim hakkını kutsal sayan bir kadın öğretmen… Öğrencisi tarafından bıçaklanarak katledildiği haberi… Bu haber başlı başına bir tarihin çöküşünü anlatıyordu. Toplumsal ve bireysel travmaların, eğitim sistemindeki kopuklukların ve şiddetin normalleşmesinin bir simgesi gibi… Her sabah umutla sınıfa giren, öğrencilerine ışık olmaya çalışan bir insanın, aynı sınıftan bir genç tarafından “vahşice” öldürülmesi, eğitim sistemimizin geldiği noktanın en korkunç fotoğrafıdır. Bir eğitimci — topluma yön veren, hayaller inşa eden biri — artık sadece istatistiklerde bir isim değil, yankısı uzun sürecek bir çığlık.
Bu iki olay, ayrı coğrafyalarda yaşanmış gibi görünse de özünde aynı sorunu dillendiriyor: insan yaşamının değeri neredeyse kenara itilmiş bir dünyada yaşıyoruz. Savaşlar çocukları hedef alırken, şiddet genç beyinleri ve öğretmenleri kurban ediyor. Okullarımızın koridorları artık sadece eğitim alanları değil, aynı zamanda toplumsal kırılma noktaları haline geliyor.
İran’daki okulun harabelerinden yükselen yaslar ile Çekmeköy’de bir öğretmenin cenazesinin ardından düşen karanlık, bize şunu fısıldıyor:
“Eğer dünyada adalet yoksa; savaşlar suçun üzerini örtüyorsa; eğitim sistemimiz şiddetle sınanıyorsa… o zaman gelecek de ortada değildir.”
Ttüm bu acının arasında, en savunmasız olanlar — çocuklar ve öğretmenler — en ağır bedeli ödüyor.
Bu yazı sadece bir haber özeti değil; bir haykırış, bir vicdan çağrısı, bir insanlık borcudur. Bugün sessiz kalmak, yarın daha büyük acıların ortağı olmaktır.
Mehmet Karasu

YORUMLAR