Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Garip Turunç

2026’YA GİRERKEN…

 

 

Romalı ünlü şair Vergilius Maro (MÖ 70 – MÖ 19), Aeneis destanında bir devrin bittiğini şöyle ilan eder:

 

Son gün geldi. Kaçınılmaz saat geldi. Biz Truvalıydık. Troya artık yok.”

 

Evet, Troya artık yok. Yıl biterken geriye “şu oldu” diye anlatacağımız tek bir hikâye kalmadı. Geriye, üst üste binen binlerce hikâyenin biriktirdiği bir enkaz kaldı. Artık hepimiz; daha zorlanarak, daha fazla düşerek, vazgeçme duygusuna daha sık temas ederek, karanlıklara daha uzun süre teslim olarak yaşama tutunmaya çabalıyoruz. Herkesin mücadelesi, alanı farklı görünse de hepimiz aynı havuzda, aynı suyun içinde “kızgın/üzgün“ debeleniyoruz.

 

2025’te sanki gizli bir el, ülkeyi baştan aşağı yeniden şekillendirmeye soyundu. Bütün ezberler bozuldu; bugüne kadar “Asla olmaz” veya “Mümkün değil” dediğimiz ne varsa hepsi gelip hayatımızın merkezine yerleşti.

 

YILIN KELİMESİ SİLİVRİ” OLDU

 

Oxford bu sene ‘rage bait’ kelimesini yılın kelimesi seçmiş. Ne demek rage bait? Öfke yemi ya da öfke oltası olarak çevrilebilir. “Rage bait”, çevrim içi ortamda daha fazla görüntülenme ve etkileşim elde etmek amacıyla bilerek öfke, hiddet ya da hayal kırıklığı yaratan içerikleri ifade ediyor. 2025’te ‘rage bait’in kullanımı üç kat artmış. İngiltere için doğru olan bizim için haydi haydi doğru. Siyasetçilerimiz, liderlerimiz, fenomenlerimiz, halkımız boyuna ‘öfke yemi’ imal ediyor. Biz de atılan yemleri afiyetle yiyoruz. Bu sene bizimkiler ‘yılın kelimesi’ni seçme geleneğini ithal etmişler.

 

Oysa bana; “2025’i nasıl bilirdiniz?” diye sorsalar, hiç tereddüt etmeden “Gözaltılar, boykotlar ve tutuklamalarla bilirdik” diye cevap veririm. Koca bir yıl boyunca adliye koridorlarından çıkamadık; olaylar ya orada başladı ya da orada bitti.

 

Her sabah gözümüzü açtığımızda kameralar bizi adliye koridorlarında karşıladı. Yıl biterken bile adliyelerdeki yoğun trafik hız kesmeden devam ediyordu. Cumhuriyet tarihi boyunca mahkemeler hiç bu kadar gündelik hayatımızın parçası olmamıştı.

 

Yılın kelimesi ‘Silivri’ oldu. Türkiye’nin en büyük partisi CHP’liler de yeni yıla Silivri Cezaevi önünde girdi. Memlekette namını duymayan kalmadı Silivri’nin. Gazetecisinden öğrencisine, patronundan siyasetçisine herkesin yolu Silivri’de kesişti.

 

Mart ayında başlayan, başta Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla Türkiye’de yeni bir siyasi dönem başladı. CHP’li belediyeler yargı eliyle kuşatılırken, belediye başkanları mesailerinin büyük kısmını mahkeme koridorlarında geçirdi. Bu gelişmeleri farklı kesimler farklı okudu: Kimi bunları hukukun “doğal” işleyişi olarak gördü, kimi ise siyasi rekabetin sertleşmesinin ve iktidarın rakiplerini etkisizleştirme çabasının yeni bir evresi olarak yorumladı. Bu fark, yalnızca bir siyasi görüş ayrılığı değil; siyaset ile yargı arasındaki ilişkiye dair toplumsal algının ne kadar kırılgan olduğunu gösteren bir tabloydu. Türkiye, kendi kendine şu soruyu sormak zorunda kaldı: Hangi karar, adaletin sesi; hangisi siyasetin gölgesi? Bu sorgulamanın gölgesinde, sadece bir siyasi aktörün durumu değil; çoğulcu siyasetin, yerel iradenin ve yurttaşın devletle kurduğu ilişkinin temelleri tartışmaya açıldı. Bu yaşananlar bize şunu gösterdi: 2025’te Türkiye’de siyaset, artık sadece bir fikir mücadelesi değil; varoluşun kendisini yeniden tarif eden bir güç alanına dönüşmüştü.

 

TOPLUMSAL PSİKOLOJİNİN AȘINMASI

 

2025’te Türkiye’de hayat sadece zorlaşmadı; kelimenin gerçek anlamıyla omuzlara çöktü. 2026’ya girerken Türkiye, takvim yapraklarının ilerlemesinden çok, yoksulluğu, adaletsizliği, güvensizliği, susturulmuş itirazları da bırakarak daha ağır bir yükle yoluna devam ediyor: Çözülmeyen yapısal sorunlar, derinleşen hukuki güvensizlik ve siyasetin giderek daralan alanı. 2025, Türkiye için uzun süredir devam eden bir sürecin ağırlaşarak görünür hâle geldiği bir yıl oldu.

 

Bu yıl yaşananlar, ani bir sapmadan ziyade, birikmiş sorunların artık gizlenemez hale gelmesinin sonucu gibiydi. Kurumların işleyişi, kuralların bağlayıcılığı ve kamusal alanın sınırları açısından ülkede hâkim olan duygu, ilerleme değil sürüklenme oldu. Birçok alanda “daha kötüye mi gidiyoruz?” sorusu yerini, daha sarsıcı bir kabullenişe bıraktı: “Zaten uzun süredir yolunda gitmiyor.”

 

Anksiyete ya da kaygı bozuklukları diye adlandırılan psikolojik ‘insanlık hâlleri’ mesela… Bilmem, bu yılı bitirirken anksiyetesiz kişi kaldı mı çevrenizde? Uzun süren stresler, ani olayların yarattığı travmalar, belirsizlik çağında yaşamak, hayatın kontrolünü kaybetme hissi, baskılar, güvende olmadığını düşünmek, gelecekten korkmak ve en önemlisi de ne yaparsan yap sorunun yakın gelecekte düzeleceği umudu olmayan, herkesi kendi ölçeğinde fakirleştiren bu ekonomik çöküş…

 

Bilhassa siyaset ile hukuk arasındaki denge, 2025 boyunca en çok aşınan alanlardan biri olarak öne çıktı. Hukukun, toplumsal uzlaşmayı sağlayan bir zemin olmaktan çıkıp, belirsizlik üreten bir alana dönüşmesi; siyasetin ise sorun çözme kapasitesini giderek kaybetmesi, ülkeyi yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafeyi daha da açtı. Olağan dışı uygulamalar olağanlaştı, belirsizlik yönetim biçimi haline geldi. Ne siyasal kararların ne de hukuki süreçlerin topluma net ve ikna edici bir açıklama borcu varmış gibi davranılmadı. Bu durum, sadece demokratik standartları değil, toplumsal psikolojiyi de aşındırdı. Çünkü bir ülkede insanlar neye güvenemeyeceklerini bile kestiremiyorsa, asıl kriz tam da orada başlar.

 

GİDEN YIL GELENİ ARTIRIR MI ?

 

2025’ten geriye biriken bir enkaz hissi kalıyor. Ama o enkazın üstünde, bizi 2026’ya iten bir kuvvet var. Bu yüzden 2026’nın sorusu “ne kaybettik” olmayacak; enkazın içinden “Neyi çekip çıkaracağız? Neyi koruyacağız? Neyi onaracağız? Neyi yeniden kuracağız?” “Giden yıl geleni aratıracak mı?”olacak.

 

Bu sorulara yanıt, 2025’ten ne kadar ders çıkardığımıza bağlı… Yapılan yanlışlar hiç hesaplaşmadan geçen senede bırakılırsa, yenilerinden kaçınamayız. Evet, enseyi karartmayalım ama, kendimizi de her durumda aklamayalım.

 

2025 Türkiye’sindeki en temel sorun, sorunların kendisinden çok, sorunlarla yüzleşme biçiminde yatıyor. Eleştiri hâlâ çoğu zaman düşmanlıkla eş tutuluyor; hukuk, evrensel ilkelerden ziyade siyasal ihtiyaçlara göre şekilleniyor.  Farklı görüşlerden, farklı meslek gruplarından pek çok insan hapiste. Siyasetçi, gazeteci, iş insanı, belediye çalışanı, şehir plancısı, belgeselci, sanatçı, akademisyen, yönetici asistanı… Elbette pek çoğu iktidara muhalif kesimden… İçeridekiler ve onları bekleyen dışarıdakiler… Analar, babalar, kardeşler, eşler, evlatlar, arkadaşlar… Çocuklar, gençler, yaşlılar… Tabii hastalar… İçeridekinin dışarıdakini, dışarıdakinin içerdekini düşünüp içinin yandığı, ama birbirine hissettirmemeye çalıştığı zamanlar…Uyulmayan Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, uzun tutukluluklar, tartışmalı iddialar-iddianameler, gizli tanıklar… Hukuk alanında dünyadaki değişik endekslerde hep sonlarda Türkiye…

 

Oysa… Hukuk, siyasetin aracı değil; siyaset, toplumun sorunlarını çözme sanatıdır. Türkiye’nin ihtiyacı yeni krizler değil, güven veren kurumlar, öngörülebilir kurallar ve farklı seslerin bir arada var olabildiği bir kamusal alan. Yolunda gitmeyen şeyleri konuşmak, ülkeyi sevmemek değil; tam tersine, daha iyi bir ülke isteğinin en açık göstergesidir. Bir memleketi yönetenler, eleştiriden çekinmez, ondan beslenir… Bir memleketi yönetenler, farklı düşüneni düşmanlaştırmaz, farklı görüşlerden yararlanmaya çalışır. Bir memleket, gazeteciyi, akademisyeni, siyasetçiyi susturarak güçlenmez; aksine zayıflar. Bir memleketin asıl gücü, hapishanelerinin ne kadar dolu olduğuyla değil; adaletin ne kadar güçlü-tarafsız, vicdanın ne kadar diri, gelirin ne kadar adil dağıtıldığıyla ölçülür.

 

KARANLIK NE KADAR KOYUYSA SABAH O KADAR YAKINDIR

 

Cumhuriyet, tam da bu yüzden önemlidir. Bir rejim olmanın ötesinde, eşitlik iddiasıdır. Bu ülke, kaderine razı gelmeyenlerin mücadelesiyle kuruldu. Tarih, bu topraklarda umudun hiç tam olarak sönmediğini öğretir bize. Çünkü bu coğrafyanın hafızası bilir ki; en soğuk gecelerde bile bir soba tütmüştür, en karanlık anlarda bile bir kapı aralanmıştır,  karanlık ne kadar koyuysa sabah o kadar yakındır.

 

Biz, umudu bir “oyalanma” değil; bir direnme biçimi olarak biliriz. Sahici umut, gerçekliğin içinden doğar, kaçıştan değil. “Bütün iyi kitapların sonunda, bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda, meltemi senden esen, soluğu sende olan yeni bir başlangıç vardır.” 2026’yı bu sözlerle karşılayalım. Bizi umutsuzluğa sürüklemeye çalışanlara inat, birbirimizi bırakmayalım. Umuda tutunan, adaleti savunan, emeğe değer veren, insanı merkeze alan güzel günlere doğru…

 

Evet 2026, yalnızca bir rakam değişimi olmamalı. Bir diriliş, bir silkiniş, bir hatırlayış olmalı. İnsanın insana, yurttaşın yurttaşa, toplumun kendine borcunu hatırladığı bir yıl. Yapılanların hesabının sorulduğu, yapılmayanların cesaretle dile getirildiği bir yıl. Meydanların yeniden sesle dolduğu, sözün korkudan değil vicdandan doğduğu bir yıl.

 

Üniversite yerleşkelerinde gençleri susturmak yerine; hoşgörünün, uzlaşının ve düşünceye saygının hâkim olduğu bir ortamı kurmak gerçekten bu kadar mı zor? Haykırmak yerine konuşmayı, sevgisizlik yerine sevgiyi, cehalet yerine bilgiyi, kör tarafgirlik yerine adaleti seçmek… Suskunluğun değil, vicdanın; korkunun değil cesaretin, çıkarın değil adaletin, nefreti büyütenlerin değil, sevgiyi çoğaltanların yol aldığı bir yıl olsun. İnsanı kimliğinden, inancından, düşüncesinden utandıran değil, onu olduğu haliyle onurlandıran bir yıl olsun.

 

Farklılıkların tehdit değil zenginlik sayıldığı, adaletin güçlüye göre değil, haklıya göre işlediği; iyiliğin, dürüstliğin safdillik sayılmadığı; “herkes yapıyor” karanlığının arkasına saklanmadan, elini vicdanına koyup “ben yapmam” diyebilenlerin çoğaldığı bir yıl olsun.

 

YENİ YIL İÇIN DİLEKLERİM

 

Dilerim yeni yıl, iyilik biriktirenlerin yolunu açsın; karanlıkta kalanlara ışık, yorulanlara nefes, umudunu kaybedenlere yeniden inanma cesareti versin. İyilikle, adaletle ve vicdanla örülmüş, savaşlardan uzak bir dünya hayalimi, tüm olumsuz gerçeklikler ve olasılıklardan sıyırarak; ona su gibi, hava gibi ihtiyaç duyarak, kutsayarak diliyorum barışı…Korkunun azaldığı… Adaletin doğrulduğu… Gençlerin mutlu olduğu… Çocukların eşit koşullarda büyüdüğü… İnkârın yok olduğu… Kadınların güvenle yaşadığı… Siyasi tutuklamaların ve siyasi operasyonların son bulduğu… Siyasi mahpusların tamamının özgürlüğüne kavuştuğu… İfade özgürlüğünün önünün açıldığı… Fakirliğin yok olduğu… Açlığın son bulduğu… Barınma sorununun ortadan kalktığı… Toplumsal nefretlerin kaşınamayacak kadar zayıfladığı… Mücadele onurunun hatırlandığı… Ve en önemlisi, iyiliğin değer kazandığı, insan olmanın gerekliliklerinin hatırlandığı bir yeni yıl diliyorum hepimize.

 

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.

Bordeaux, Cuma 2 Ocak 2026

 

 

SON HABERLER