6 Şubat’ın Hatay’ına… BEN’den BİZ’e Bir Not!

Bir ülkede ahlak çökerse, geriye sağlam kalabilecek ne vardır?Hukuk ayakta kalabilir mi?Ekonomi güven üretebilir mi?Sosyal hayat huzur verebilir mi? Ahlak, bir toplumun görünmeyen harcıdır. Harç çatladığında, en gösterişli yapılar bile ayakta duramaz. Bugün etrafımıza baktığımızda gördüğümüz manzara tam da budur: Herkes gücünün yettiği kadar haklı, gücünün yettiği kadar güçlü ve gücünün yettiği kadar haksız… Şems-i […]

Bir ülkede ahlak çökerse, geriye sağlam kalabilecek ne vardır?
Hukuk ayakta kalabilir mi?
Ekonomi güven üretebilir mi?
Sosyal hayat huzur verebilir mi?

Ahlak, bir toplumun görünmeyen harcıdır. Harç çatladığında, en gösterişli yapılar bile ayakta duramaz. Bugün etrafımıza baktığımızda gördüğümüz manzara tam da budur: Herkes gücünün yettiği kadar haklı, gücünün yettiği kadar güçlü ve gücünün yettiği kadar haksız…

Şems-i Tebrîzî’nin o sarsıcı sözü kulaklarımızda çınlıyor:

“Hepimiz seçici günahkârız.”

Ne kadar derin, ne kadar yüzleştirici bir cümle…
Kendi yaptığımız hataları mazur görür, başkasının hatasına öfke kusarız. Kendimiz için “şartlar böyleydi” deriz; başkası için “ahlaksız” hükmünü veririz. İşte insanın nefsi tam da burada devreye girer. Vicdanın üzerini örten en tehlikeli örtü, insanın kendini temize çıkarma becerisidir.

Toplumsal olarak birlikte yaşamayı unuttuk. Saygıyı unuttuk. Tahammülü unuttuk.

Her gün trafikte bunun küçük ama çarpıcı örneklerini görüyoruz:

Önce ben.
Önce benim işim.
Önce benim acelem.

Peki ne zaman bu kadar “ben” olduk?
Ne zaman “biz” demeyi zayıflık sandık?

Medeniyetlerin kesişim noktası, kültür mozaiği, hoşgörünün simgesi olan Hatay’da yaşıyoruz. Yüzyıllardır farklı inançların, farklı kimliklerin bir arada yaşadığı bu topraklarda “biz” duygusu en büyük zenginliğimizdi. Şimdi ise sanki aynı sokakta yaşayan insanlar birbirine yabancı.

Dünya savaşın eşiğinde. Küresel krizler, ekonomik dalgalanmalar, belirsizlikler… Fakat biz Hatay’da kendi iç savaşımızı veriyor gibiyiz. Birbirimize karşı tahammülsüz, kırıcı ve acımasızız. Sanki görünmeyen bir rekabet içindeyiz: Kim daha fazla haklı, kim daha fazla mağdur, kim daha fazla öncelikli…

Asıl soru şu:
Hep böyle miydik?
Yoksa 6 Şubat depreminin ardından mı değiştik?

Deprem, sadece binaları yıkmadı; psikolojimizi, güven duygumuzu, sabrımızı da sarstı. Fakat bütün suçu depreme yüklemek kolaycılık olmaz mı? Belki de içimizde var olan çatlaklar, o büyük sarsıntıyla görünür hâle geldi. Deprem bir sebep değil, bir ayna oldu. Zaten var olan kırılganlıklarımızı büyüterek önümüze koydu.

Kendimize dürüst olmalıyız:
Belki de hep böyleydik.
Sadece şimdi bahanemiz var.

Oysa Hatay, örnek olması gereken bir şehir. Farklılıklarıyla zenginleşen, acılarıyla kenetlenen, tarih boyunca defalarca ayağa kalkmış bir şehir. Bu şehir “ben” diyerek değil, “biz” diyerek var oldu.

Bugün en çok ihtiyacımız olan şey; daha fazla bağırmak değil, daha fazla susup kendimize bakmak. Daha fazla suçlamak değil, daha fazla sorumluluk almak. Şems-i Tebrîzî’nin sözünü başkasına değil, önce kendimize yöneltmek:

Ben hangi günahı seçerek görmezden geliyorum?
Ben hangi hatamı normalleştiriyorum?

Toplum dediğimiz yapı başkalarından oluşmaz; bizden oluşur.
Ahlak, büyük nutuklarla değil, küçük davranışlarla ayakta kalır.
Trafikte yol vermekle başlar, söz verirken dürüst olmakla büyür, hakkı gözetmekle kök salar.

Belki de yeniden “biz” diyebilmenin yolu, önce kendi içimizdeki “ben”i terbiye etmekten geçiyor.

Çünkü bir toplumun çöküşü büyük olaylarla değil, küçük ihmallerle başlar.
Ve bir toplumun dirilişi de büyük sözlerle değil, küçük vicdanlarla mümkün olur.

Exit mobile version