Tarihi bir dönüm noktasıyla karşı karşıyayız. Bunu sınır tanımayan, karanlıkçı, suçluluğunda gangstervari ve ideolojisinde üstünlükçü, küresel ölçekte faşist bir gücün, Trump-Netanyahu katlıyam ortaklığının, popülizmlerden alan bir “hubris” sarhoşluğunun sonucu olarak ta görebilirsiniz. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bizi birleştiren her şeyi yok ediyor: demokratik ideali, devletlerin, ulusların, halkların üstünde değerler, ilkeler. Bunlar İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler, uluslararası hukuktur. Yaklaşık bir asır önce bu değerleri formüle eden kişi, ünlü Fransız hukukçu, General de Gaulle’ün arkadaşı René Cassin’di. Bugün ise kendilerinin yarattığı orman kanunu ile yalnızca felaketlerin, yeni tehditlerin, hatta ekonomilerimizde derin bir altüst oluşun ortaya çıkabileceği bir dönüm noktası.
“-Uluslararası bir gangster. –Müttefik değil, sanki düşman. –Dünya ekonomisiyle kumar oynayan bir kabadayı. –Kendini çok akıllı sanan, güvenilmez biri. –Gelmiş geçmiş en tehlikeli Amerikan Başkanı. –Diktatörlere hayran. –Kolay etki altında kalan bir yalancı”. Eski Amerikan Başkanları dahil, İkinci Dünya Savaşından bu yana, yüz yıldır dünyada sadece bir kaç lider için kullanılan bu ifadelerin hedefinde Donald Trump var.
Nitelemeler sokaktaki vatandaş ya da ülkelerin basın organlarında değil… İngiltere Avam Kamarası’nda, Fransız Meclisi’nde, Çeşitli ülke yöneticileri, Ve bazı Amerikan Kongre üyeleri ile Amerika’nın önde gelen siyasileri ve sanatçıları tarafından kullanılıyor.
TRUMP : “İRAN MEDENİYETİNİ YOK EDECEĞİM”
Yaklaşık 1.5 aydır devam eden bu savaşın siyasi, diplomatik, askerî, hukuki vb. boyutlarını TV ekranları dolduran irili ufaklı uzmanlar, “jeopolitik”, “jeostrateji”, “NATO’nun çevrelemesi”, “ABD ve İsrael’in bölgede emperyal hevesleri” gibi koca koca laflarla, değerli düşüncelerini biz sıradan fanilerle paylaşırlarken, arkalarındaki görüntülere yansıyan insanlık trajedisini içlerinde ne kadar hissediyorlar, bilemiyorum.
Çünkü yağan bombaların, katledilen yüzlerce kız öğrencilerin, ailelerini terk etmek zorunda kalan babaların, annelerin, başlarına ne geldiğini anlayamayan insanların gözleri önünde, sanki uluslararası bir turnuvada satranç maçı yapılıyormuş gibi konuşuyorlar. Hamleleri öngörmeye, karşı hamleleri değerlendirmeye çalışıyor. Onları izlerken yaşanan trajedinin farkındalar mı acaba diye düşünmemek mümkün mü?
İşin en dramatik tarafı, insanoğlunun içindeki zulüm eğilimi ile bilimin ürettiği teknolojik vahşi silah gücünün birleşmesinden doğan tehlikeyi önlemenin, ondan daha büyük ve daha yıkıcı bir güçten başka bir yolunun bulunmayışıdır. Elemle görüyoruz ki, bir zalim, pençesinden daha yeni kurtulmuş bulunan masum bir halka – geçen yıl 12 gün süren Birinci İran Savaşından sonra – tekrar saldırırken, 21’inci yüzyılın üçüncü 10 yılında bilim ve teknolojide bu kadar gelişmiş bulunan insanlık dünyamız, o zalimi durduracak güçte ve değerde kansız bir insanî ve ahlâkî yol üretememiş. Baksanıza, günlerdir taş üstünde taş bırakmayacağını ileri süreren Trump, bir sosyal medya mesajında “Gece saat 0.02’de İran medeniyetini yok edeceğini” ilân ediyor. Metin şöyle:
“Bütün bir medeniyet bu gece yok olacak, bir daha asla geri gelmemek üzere. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak. Ancak artık tam ve eksiksiz bir rejim değişikliği yaşandığına göre, daha farklı, daha akıllı ve daha az radikalleşmiş zihinler öne çıktığında, belki devrim niteliğinde harika bir şeyler olabilir, KİM BİLİR? Bunu bu gece öğreneceğiz; bu, dünyanın uzun ve karmaşık tarihindeki en önemli anlardan biri. 47 yıllık zorbalık, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek. İran’ın büyük halkını Tanrı korusun!”
Mesaj yayınlanıyor ve bütün dünya ortaya nasıl bir çılgınlık çıkacağını düşünmeye başlıyor. Çağdaş uygarlığın insanlığı getirdi son nokta!.. Bu da küresel utanç!.
KUTSAL OLDUĞU VARSAYILAN, HEM DİNİ HEM SİYASİ HEDEF ARAYAN BİR SAVAȘ
Dünyanın başına gelen faciayı geçen hafta Fransız parlementosunda konuşan Claude Malhuret isimli bir senatör çok kısa özetledi:
“Trump’ın maiyetini başta – Roma’yı yakan imparator – Neron’un maiyetine benzetmiştim” diye konuştu “Sınır tanımayan doktorlar”ın eski başkanlarından olan Malhuret:
“Yanılmışım. Bunlar bir tuhaf – Victor Hugo’nın – sefiller [la Cour des Miracles) topluluğu – Paris’te eski bir mahalle, Victor Hugo bu bölgeyi romanında adaletsizlik ve yoksulluğun sembolü olarak kullanmıştır. Eski eroinman, aşı karşıtı bir sağlık bakanı; çevre sorunlarını yadsıyan ekonomi bakanı; eski TV’cu, alkolik bir savaş bakanı ve sabık Katar ajanı olan bir adalet bakanı… Bir Türk atasözü, ‘soytarı saraya girdiğinde kral olmaz, saray sirk olur’ der. Tablo bu.”
Benim bildiğim Türk atasözü gerçi biraz farklı. Ama meramı aynı: “Öküz saraya çıkınca kral olmaz ama saray ahır olur.”
Trump en yakınlarını – bakanları, üst düzey bürokratları ve danışmanları – kendilerini çağdaş savaşkan Haçlılar olarak görenlerden seçti. Savaş bakanı Hegsett vücudunu haçlı simgeleriyle donatmış Hıristiyan “kutsal savaşçı”dır, kadın bakanları haçlı kolyeler taşıyor…
‘Trump Amerikası’ Tam Bir Din Devleti
Trump’ta kendisini “Hıristiyanlığın hamisi” ilan ediyor. Beyaz Saray’ın internet sitesi “Altın Çağ’a hoşgeldiniz” anonsu ile açılıyor; bunu son günlerde yeni fark ettim… Günün sayfasına -5 Nisan- girildiğinde başlığı dev harflerle “Bu Paskalya günü, Başkan Trump Amerika’yı Hristiyan özgürlüğünün bir simgesi olarak sunuyor” yazılı bir haber karşınıza çıkıyor. Okuyalım:
“Bu Paskalya günü, dünyanın dört bir yanındaki Hristiyanlar İsa’nın görkemli dirilişini kutlarken, Başkan Donald J. Trump Hristiyan inancının güçlü bir savunucusu olarak öne çıkmakta. Göreve geri döndüğü ilk günden itibaren, Başkan Trump, inanç sahibi insanları korumayı yönetiminin temel taşlarından biri haline getirmiştir. Onun liderliği altında ABD, bir kez daha din özgürlüğünün bir simgesi haline gelmiştir ve ulusumuzun temel taşları olan İncil’e dayalı değerleri ve mirası onurlandırmaktadır.”
Trump’ın başkanlıktaki ikinci döneminin ilk yılında Hıristiyanlığı ön planda tutan uygulamaları haberde sıralanıyor… Okuyunca anlıyorsunuz ki, ‘Trump Amerikası’ tam bir din devletidir.
Peki de, Trump’ın bir dediğini iki etmediği İsrail başbakanı Netanyahu bu tablonun neresinde?
Vaat Edilmiş Topraklar : “Nil’den Fırat’a kadar”
İsrail siyasetinde özellikle aşırı sağcı kanatta yer alan bazı bakan ve milletvekilleri, “Arz-ı Mev’ud” (Vaat Edilmiş Topraklar) veya “Büyük İsrail” (Eretz Yisrael Hashlema) kavramlarını hem dini hem de siyasi bir hedef olarak dile getirmektedir. Bu iddialar genellikle Tevrat’taki bazı bölümlere (örneğin Tekvin 15:18; “Nil’den Fırat’a kadar”) dayandırılmakta ve güncel haritalar üzerinden savunulmaktadır. Harita’da yer alan sınırlar sadece Gazze Batı Șeria değil, aynı zamanda Lüblan’ın tamamını, Türkiye, Suriye, Ürdün ve Mısır’ın bazı kısımlarını kapsamakta. Talmud’un Șabat 32 bölümünde Mesih geldiğinde her Yahudi’nin 2.800 Yahyudi olmayan hizmetçisi olacağı, Zekeriya Kitabı 8. Bölüm 23. kısıma dayanmakta ollduğu iddia edilmektedir.
“Cihat” ve “Mukaddes Savunma”
İran İslam Cumhuriyeti ise , İsrail ile olan mücadelesini hem anayasal hem de dini bir çerçeveye oturtarak resmen “cihat” ve “mukaddes savunma” kavramlarıyla tanımlamaktadır. İran yönetimi için bu savaş, yalnızca toprak bazlı bir anlaşmazlık değil, “hak ile batılın” mücadelesi olarak görülen ideolojik bir görevdir.
İran’ın bu konuya bakışını şekillendiren temel unsurlar şunlardır: Şii fıkhına göre İslam toprakları saldırıya uğradığında veya işgal edildiğinde yapılan savunma, “savunma cihadı” olarak kabul edilir ve bu, her Müslüman üzerine vacip (dini yükümlülük) bir görev olarak kabul edilir.
TRUMP KAFASININ TUTMAYAN PLANLARI
Amerika – İsrail ikilisi, savaşı 28 Şubat’ta başlattı. New York Times’ın haberine göre Beyaz Saray’da Trump’a İran’ı çökertmenin zor olduğu anlatılmıştı. Ancak Trump, “kurumsal şüpheler ya da askeri çekincelere göre değil, kendi içgüdüsü ve Netanyahu’nun çizgisiyle kurduğu siyasi uyum”la karar vermişti.
Buna göre “İran liderliği tasfiye edilir, askeri gücü imha edilirse rejim çöker, iş biterdi.”
Olmadı. Trump, 28 Şubat’ta savaş başladığından bu yana defalarca “Zafer” ilan etti ama olmadı. Kursağında kaldı. Hızlı, ani ve kesin bir zafer umuyordu, tersi oldu. Hızlı ve beklenmedik bir yenilgi tattı.
Trump-Netanyahu çetesi cesur ve dirayetli İran karşında kaybetmiştir! ABD kuklası körfez ülkelerini korkutarak, petrol ticaretinin kalbi Hürmüz Boğazı’nı kapatarak, İsrail’i haftalardır sığınaklara tıkarak, süper güç (!) ABD’ye hiç beklemediği sertlikte karşılık vererek bu alçakça savaşın galibi olmuştur. Dirayetli İran yönetimini, “bu gece bir mrdeniyet yok olacak” uyarısı üzerine elektrik santralları ve köprülerülerin etrafinda insan zincirleri oluşturan onurlu ve cesur İran halkını yürekten kardeşlik duygularıyla kutluyorum!
İran’ın ortaya koyduğu direnç, sadece askeri bir direnç değildir. Bu aynı zamanda İran’nın asırlara dayanan bir medeniyet hafızasıdır. Bir tarih şuurudur. Bir ümmet uyarısıdır. Dünyaya şunu hatırlattı: Korku kalbe yerleşirse zincir olur. İman kalbe yerleşirse millet olur. Direniş varsa teslimiyet kader değildir. Ve şimdi o eski düzenin gönüllü kulları, efendilerinin gölgesinde güvenlik arayanlar, siyonist düzenin himayesini akıl sananlar… tek tek gerçekle yüzleşiyor.
HEZİMETİN ANATOMİSİ
ABD’nin bu savaştan eninde sonunda yenik çıkacağını İran’ı birazcık bile tanıyan herkes söyledi, biz de bir önceki yazıda söyledik. İngiliz The Guardian gazetesi ABD’nin İran savaşındaki kaybetmesini Nesrin Emaliki’nin makalesaninde yaptığı analyzinde kibir ve cehaletin birleşiminden kaynanaklanıyor notuyala başlıyor. ABD ve İsrail açısından pilanlana hiç bir hemleye ulaşılmadığını belirtilen makalede, yapılan hatalar üç başlıkta sıralanıyor. İlk hata İran’nın asimetrik savaş iştahını ve kabiliyetini hafife almaktı. İkinci hata İran’nın en değerli silahını yani Hürmüz boğazını kapatmıyacağını ve savaşın maliyeti daha arttırmayacağını öngören tuhaf beklentiydi. Üçüncü ise halk ayaklanması beklentisiydi.
Peki, bu kadar açık bir gerçeği ABD’yi yöneten “akıl” nasıl göremedi?
Çünkü kimilerinin –özellikle belirli bir siyasetçi türünün– ihtirası bazen aklının önüne geçebiliyor. Böylesi kişiler bir ülkenin kaderine hükmetme gücünü ele geçirirlerse kişisel çıkarları uğruna ülkenin milli çıkarlarını riske atmaktan geri durmayabiliyorlar. Tarihte de günümüzde de bunun örnekleri var. [Koltuklarını korumak uğruna: ileride doğabilecek faciayı ve ülke çıkarlarına ters düşecek durumu tahmin ettikleri halde ses çıkarmayanları biz bir yerden tanıyoruz galiba…Bu koltuk sevdalılarının yapılan yanlışa ses çıkarmamalarının bedelini halk ödüyorsa bu koltuk ve makam sevdalılarının hiç mi cezası olmayacak…Hadi Hırıstiyan aleminin dünyası farklı diyelim, Ya Müslüman aleminde bu insanlar Allaha nasıl hesap verecek?]
Trump’ın tek beklentisi, kendi siyasi geleceği bakımından çok kritik önem taşıyan ara seçimler öncesinde bir avantaj elde etmekti. Kaybettiği kamuoyu desteğini yeniden kazanmasının tek yolu ise “İran tehdidini ortadan kaldıran başkan” olarak seçime gitmekti.
Bu yüzden Netanyahu’nun planındaki ABD’nin milli çıkarlarını tehdit edebilecek “hayati risklere” ilişkin devlet kurumlarından gelen uyarıları dinlemedi.
Aslinda bu karar alma bicimi butun otokrat yonetimlerde uygulanan bir yontem. Her seye tek bir kisi karar verdigi icin uzman kuruluslarin denge mekanizmasi calismiyor. Trump gibi megalomanlar, planlarını ve hatta hayatlarını somut gerçeklere göre değil, hayallere göre planlarlar! Bunu da yüksek sesle dile getirirler ki, halk inansın!
Zaten aklı noksandı, hiç sormadı ellere,/ Duyguları köpürdü, kapıldı hayallere!
Gösterişli bir canlı, dolgun kilosu boyu,/ Koskoca Amerika başkan yaptı kovboyu!
Her şeyde bir hayır var, kaostan çıkılıyor,/ Haydutlar saltanatı, sonunda yıkılıyor!
ATEȘKES Mİ, MOLA MI ?
ABD-İran-İsrail savaşına dair ateşkes açıklamalarını ve haberlerini okurken aklıma ilk gelen şey ecnebilerin ‘too good to be true’ yani ‘Gerçek olamayacak kadar iyi’ sözü oldu. İlan edilenin, bir ateşkesten çok tarafların siyasi ve askeri tahkimatına fırsat veren bir mola olması ihtimali de bir hayli yüksek. Nitekim İran, İsrail’in Lübnan’a saldırı başlatması üzerine Hürmüz’ü yeniden kapattı. İran’ın “anlaşma ihlal edildi, ateşkesten çekiliriz” restinin ardından, Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt, İran’ın 10 maddelik planının Başkan Trump tarafından çöpe atıldığını söyledi.
Görüldüğü gibi, akıl sağlığı konusunda iddialar bulunan Trump’un hikayesi henüz bitmiş değil. Çünkü bu hikaye, geleneksel Amerikan devlet aklının aldığı bir kararla başlamadı. T24’te yer alan The New York Times haberi, Trump’ın Netenyahu’nun kuyruğuna nasıl bir yalan rüzgarı eşliğinde takıldığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu da ünlü Alman filozof Emanuel Kant’ın gerçeği dile getirdiği görüşleriyle uyuşuyor:
“Aklını kendi iradesi yolunda kullanmayanlar, yıkım ortamında kendi yönünü belirleyemeyince, rastgele olayların akışında sürüklenmelere uğrayarak yolunu yordamını şaşırır.”
Elbette savaşın bitmesi, sorunların diplomasi yoluyla çözülmesi aklıselim sahibi herkes gibi benim de temennim. İran’da bir değişim olacaksa bunun İran halkı tarafından ve kansız şekilde gerçekleştirilmesini diliyorum bir kez daha.
ABD halkının Krallara karşı mücadelesi tüm dünyanın demokratları için de önem taşıyor. Trump’ın “Amerikan Rüyası”, dünyanın kabusuna dönüşmemesini, Amerika’nın artık uyanmasını diliyorum. Şimdilik göz kapaklarında bir kırpışma başladı. Kıyamete ramak kala ilk geri adım atıldı. Ölüm- kalım randevusuna doğru geri sayılan mühlet, görünüşte bir ricayla karşılıklı donduruldu. Başarısı da Pakistan liderlerine yazılıyor. Yazılsın, zerre katkıları bile varsa helâlihoş olsun. Daha ne diyeyim, keşke bitti, diyebilsek, kıyamet olmasın, gelecek olsun..!
Sağlıcakla kalın…
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.Bordeaux,
Cuma 10 Nisan 2026