Yeryüzündeki en korkunç şeyin ne olduğunu bilir misiniz diye sorsam, ne derdiniz? Aramızda kalsın, ben söyleyeyim; sonunda insanın her şeye alışması.
Bir şehir duşünün. Herşey normal gibi. İnsanlar işe gidiyor, kahveler içiliyor. Vitrinlere bakılıyor, sokaklarda o tanıdık sohbetler sürüyor; Ama bir şey var, yavaş yavaş büyüyen, sinsi ve görünmez bir tehlike. İlk başta kimse ciddiye almıyor. Çünkü kabul etmek zor. Çünkü gerçek dikkatle inşa ettiğimiz o suni konforumuzu bozuyor.
Tıpki Albert Camus’nın “Veba” romanında olduğu gibi. Orada da insanlar salgının ilk günlerinde gerçeği inatla ikar eder. Sokaklarda fareler ölürken, kayıplar günden güne artarken bile “geçer” derler, kendi güvenli rutinlerine tutunurlar. Bir de “seyirci etkisi” denilen durum var. Kalabalık içinde insanlar çoğu zaman müdahale etmiyor çünkü herkes bir başkasının harekete geçmesini bekliyor. Bu yüzden bazen tek bir kişinin sessizliği, bütün grubun sessizliğine dönüşüyor. Ancak bu görmezden gelme hali, aslında en büyük yanılgımızdır. Başlangıçta sadece korkudan ve huzursuzluktan kaçmak için sığındığımız bu inkâr, zamanla kronik bir uyuşukluğa, en nihayetinde de derin bir alışmaya dönüşür. İşte asıl felaket, tehlikenin kendisinden de öte, ona karşı geliştirilen bu kitlesel tepkisizliktir. Bir toplumun haksızlığa, adaletsizliğe, yaklaşan bir yıkıma ve çürümüşlüğe alışması, ahlâki pusulasını kendi elleriyle kırması demektir.
Alışmak, kötülüğün sıradanlaşmasıdır; yozlaşmanın en sessiz ama en yıkıcı evresidir. Anormalliği normalleştirdiğimiz, “böyle gelmiş böyle gider”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dediğimiz her an, içimizdeki yaşam direncini biraz daha kaybederiz. Konfor alanımızdan çıkmamak adına gerçeğe kapattığımız gözlerimiz, zamanla bizi o çürümenin bir parçası haline getirir. Yozlaşma, gürültülü bir çöküşle gelmez; herkesin her şeyi bilip hiçbir şey yapmadığı, felaketin bir yaşam biçimine dönüştüğü o sessiz kabullenişte başlar. Asıl Veba, bedeni değil, toplumun vicdanını öldüren bu ölümcül uyuşukluktur.
GÜNEȘ IȘIĞI BİZLERİ NELERE ALIȘTIRMADI Kİ!
Dünyanın herhangi bir yerinde durup Türkiye’nin son yıllarına şöyle bir bakın, nelere alışmadık ki! Toplumu hastalandıran kavgacı siyasi iklim, dalga dalga gelen operasyonlar, tutuklamalar [Örneğin, 15 Mayıs Cuma günü, yazıma son rutuşları yapıp redaksoyan ekibine gönderdiğimde basında yeralan haberler şöyle: i-) Denizli’de CHP’li Merkezefendi Belediyesi’ne ‘rüşvet’ ve ‘ihaleye fesat karıştırma’ iddiasıyla başlatılan operasyonda 13 kişi gözaltına alındı ; ii-) Üsküdar Belediyesi’nde ‘yapı ve iskan ruhsatı işlemlerinde rüşvet’ suçlamasıyla yürütülen soruşturmada yedi kişi gözaltına alındı ; iii-) İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki (İBB) ‘ihalelere fesat karıştırıldığı’ iddiasıyla açılan soruşturmada 13 kişi hakkında gözaltı kararı çıkarıldı.], deliller toplanmadan açılan “casusluk” davalar, soruşturmalar, gergin bekleyiş, derin kederleriyle hırpalayan intiharlı ölümler, kadın cinayetleri, anaları, babaları evlat acısıyla isyan eden çığlıklar bu dünyaya sığmıyor artık.
Siyasi hayatta olağanüstü koşullar yaşıyoruz ve tıpkı hapishane koşulları etkisini gösterdiğini gözlemliyoruz. Bir yandan operasyon yürüyor. Bir de önümüzdeki dönemde yapılacakları hazırlayan kayyum atama operasyon odaları var. Hedef CHP, yıpratmak, psikolojik çöküntü yaratmak, partiyi kirletmek, itibarsızlaştırmak, itibar suikastı… Alçakça iftiralar, şantajlar, montajlar, tutuklanma olasılıkları, “ya bize gel ya içeri gir” tehditleri, “rüşvet yedi, belediye parasını soydu, yolsuzluk örgütü kurdu”larla hepse konmalar, ciddi baskılar, bazı ilgili ilgisiz konular, ses çıkartamamanız, ailenizden biriyle ilgili iddialar veya ciddi etik ihlalleri vb. peşinizi bırakmaz. Mücadele etme gücünüzü kendi kendinize sıfırlarsınız; ellerinizi kaldırır teslim olursunuz.
İşte o noktada kendiniz olma halinizden eser kalmaz. Zaten amaç da budur, sizi başkalaştırmak/alıştırmak. O noktadan sonra artık siz siz değilsiniz. Fiziksel olarak sanki aynı gibisiniz ama o bile değilsiniz, çünkü yürüyüşünüz, davranışınız, her şeyiniz değişmiştir; bu tüm hallerinize yansır.
Güneş ışığı sizi ayrıştırmış ve çeşitli renklere dönüştürmüştür. Var mısınız yok musunuz, siz de bilmezsiniz. Yeni çevreniz bize benzer insanlarla veya sizi dönüştüren zaten dönüşmüş insanlarla doludur. Orada bir başta topluluk/cemaat olarak yaşamaya başlarsınız. Çünkü bu dönüşümü siz kendiniz gerçekleştirdiniz. Önünüze konan iftiranamelerin hepsinin altına imzayı çaktınız. İçinde bir doğru bile olmayan onlarca gülünç yalanlarla dolu. Alman edebiyatının önde gelen yazarlarından Kafka’nın değimiyle; siz kendinizi böcekleştirdiniz.
O tabloya – benim gibi – uzaktan baktığımızda gördüğümüz şey açık: Devasa bir insanlık krizi. Dedik ya, insan ihtirası böyle bir şeydir! İnsan mütemadiyen karanlığın, kötülüğün içinde yaşayamaz tıpkı saf bir iyilikten müteşekkil olamayacağı gibi. Kant acı bir ironiyle “insan kötülük olsun diye kötülük yapmaz, kendi zevki için yapar ki bu ‘iyiliktir’” diyor. Kendi zevki için kötülük yapan benliğin loş kısımlarında gizlenen, o şeytani arzulardır. Ötekinin varlığını, arzusunu, özgürlüğünü, düşüncesini, bedenini reddetmek, kendi ‘iyiliği’ için kötülük yapmak ruhu çürütür.
CHP’NİN ACILARI !
Şu anda hücum altındaki CHP’ye yapılanları anlamaya çalışmayı ve gerekenleri söylemeyi namus meselesi görmek gerekir. Kime bir zorbalık uygulanıyorsa ona karşı çıkmayanın namussuzluğu, din diliyle söylersek şeytanlığı kesindir. Şeytanlaşan bir toplum olmamak için titreyen vicdanlar aranır. Kararan vicdanlar felaket getirir.
Ortaçağ hukukunu andıran bir uygulamayla 28 yaşında genç bir mühendis olan Mustafa Keleş 11 aydır tutuklu olarak cezaevinde. Babasıyla birlikte örgüt yöneticisi olmakla suçlanıyor. Tutukluluğunun başka sebeple, mahkemedeki yargılanmasının başka sebeple olması ve kendisine yöneltilen suçlamalara karşı ilk kez 11 ay sonra savunabiliyor olması çok çarpıcı doğrusu. O yüzden bu genç adam, gözyaşları içinde mahkemede kendini savunurken, “Koğuşumda insanların evine, arabasına sıkanlar, kardeşini bıçaklayanlar, uyuşturucu etkisiyle hiç tanımadığına saldıranlar bile benden sonra gelip tahliye oldu. Ben ne yaptım, niye hâlâ tutukluyum?” diye sordu.
Ekrem İmamoğlu, bu savunmanın ardından pek çok sanığa yaptığı gibi çapraz sorgu için söz istedi ama bu genç adamın ağlayarak yaptığı savunmasından o kadar etkilenmişti ki, o da ağlamaya başladı… Ağlarkan İmamoğlu: “Sevgili Mustafa, değerli oğlum. Bu olaylar yaşanmasaydı, bir bayramda karşılaşsaydık okulun nasıl gidiyor diye sorabilirdim sana. Benim adıma ‘örgüt lideri’ olarak bir firmayı denetlediğini yazmış bu lanet iddianame. Seninle hayatımız boyunca çocukluğumdan beri bayramdan bayrama karşılaşıp sarılmanın dışında bir sohbetimiz oldu mu?” Mustafa Keleş: “Hayır, olmadı.” İmamoğlu: “Allah hiçbir babaya, anneye böyle bir evlat işkencesi yaşatmasın.” Bana soracak olursanız milletçe bir büyük sorunumuz, böyle adaletsizliklere tanık olduğumuzda alışmak ve ağlamayı unutmaya başlamak. Sahiden ağlamamız lazım. Vicdan sahibi insan bu yaşananları görünce ağlamayacak da ne zaman ağlayacak? Ağlamak ayıp değil. Orada yaşananları keşke televizyonlarda yayınlaysadık, milyonlar ağlardı.
“ÖFKESİ YASINDAN KISA SÜRENLER”İN ÜLKESİ
Normal ve anormal meselesini bizim kadar çekiştirmek suretiyle her şeyi birbirine karıştıran pek az ülke vardır. Kafa karışıklığı arttıkça yaşadıklarımıza dair tuhaflıklar silsilesi de karmaşıklaşmaya devam ediyor. Ülkede gün geçmiyor ki bu kadar da olmaz dedirtecek tuhaflıklar yaşanmasın. Son iki hafta içerisinde olup bitenlere şöyle bir göz attığınızda, gündemin neden bu kadar çabuk bir şekilde ortadan kalkmakta olduğunu daha iyi anlamaya başlıyorsunuz çünkü başka bir şansımız yok! Bir başka ifadeyle olanları bir an önce unutmamız ve yeni tuhaflıklara yelken açmamız gerekiyor.
Önce yıllarca tabu haline dönüştürülen ve iktidarın resmî tatil haline dönüştürdüğü 1 Mayıs tarihinde yaşananları izlemişsinizdir. Her yıl aynı tarihte benzer görüntüleri vermekten imtina etmeyen bir anlayışımız var. Önce hangi güzergahların kullanılamayacağı duyuruluyor ardından da oradan geçmeye çalışanlara dönük son derece sert ve bir o kadar da olmayacak denilen görüntülüler ortaya çıkıveriyor. Bu sefer kameralara takılan üç görüntü yürek burkucuydu. Ters kelepçeli teyze, önünden giden kadının saçlarına yapışan kadın polis ile yakın mesafeden doğrudan genç kızın yüzüne biber gazı sıkan polis görüntüsü. Günün anlam ve öneminin yerini belirli yerleri kontrol etme üzerinden yürüyen bir anlayış esir almış vaziyette.
Ahmet Büke‘nin yeni romanı “Deli İbram Divanı”ndan alıntılayacak olursam, “Öfkesi yasından kısa sürenler”in ülkesi burası. Yasın manevi ortamında, sorunun temelinin unutulduğu, öfkenin değişime yönlendirilecek kadar diri tutulamadığı, kızgınlıkların kişiselleştirildiği ve ellerin taşın altına bir türlü sokulamadığı, sorunların tekrarlandığı ama çözümün parçası olunamadığı… “Yasla avunmak” diye bir şey var. Acıyı yanında tutmak, hatta bir süre sonra alışıp acısız yapamayacak olmak… Hepimiz ‘kör şeytan’ karşısında dilsiz, çaresiz bırakılmış gibi hissettiren bu zulmü alt etmenin somut bir reçetesi yok belki ama geleceğe inanarak umudumuzu kalbimizin derinliklerinde koruyabiliriz.
ALIȘMAYACAĞIZ!
Hayır alışmayacağız… Siyasi hesaplarını acı, kan ve gözyaşı üzerinden tesis etmeye çalışanlara inat alışmayacağız. Basiretsiz siyasi iktidar da onun kalemşorları da bize yapılan bu vahim saldırıları kanıksatamaz. Tüm toplumun tek bir iradeye biat etmesiyle tüm sorunların çözüleceğini, “istikrar”a kavuşacağını vaat ederek iktidarını sürdürenler haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe alışmamızı beklemesinler.
DİSK’in öncülük ettiği emek dünyası alışmıyor; yoksulluk nedeniyle okuyamayan milyonlar; yatağa aç giden çocuklar; barınacak yer bulamayan on binlerce üniversite öğrencisi alışamıyor; yoksullaşan emekli, iş bulamayan genç ve kadın, sendikasız ve sigortasız çalıştırılan milyonlar, alışamıyor. Yazılıda başarılı olmasına karşın acımasızca hakkı yenilerek kamuda işe giremeyen genç, alışamıyor. İş aramasına karşın iş bulamayanlar, geliri yeterli olmayan çalışan ve emekli milyonlar da alışamıyor. Ülkenin doktorları alışamıyor; ya saldırıya uğruyor ya da yurtdışına gitmek zorunda kalıyor. Öğretmenler, iş bulamayanı, özel okullarda sömürüleni, emeğinin karşılığını alamayanıyla, alışamıyor. Demokratik kitle örgütleri Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipleri Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, özellikle de Ankara Mimarlar Odası, bu özgürlüksüz ortama asla alışamıyor.
Hayır alışmayacağız… İnsanların yargılanmadan hapsedilmelerinin genel kural haline getirilmesini kabul etmeyeceğiz! İBB iddianamesi gerekçe gösterilerek yargılanmadan tutuklanan fakat iddianamede adları yer almayan ve hâlâ hapiste tutulan, kişilere yapılan haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlikleri gözden kaçırmayacağız. İktidarın adeta her sabah bir CHP’li belediyeye operasyon yapmasının arkasındaki haksızlıkları ve otoriterleşme eğilimlerini görmezden gelmeyeceğiz.
AİHM kararlarına rağmen içeride tutulan Selahattin Demirtaş’ı ve Osman Kavala’yı unutmayacağız. AİHM kararlarının neden uygulanmadığını, derhal uygulanması gerektiğini sık sık söylüyoruz ama uygulanmayan o kadar çok AİHM kararı var ki; say say bitmez. AİHM’de en çok ihlal verilen ve daha uzun süre ihlal şampiyonluğunu kimseye bırakmayacak olan ülkenin Türkiye olması şaşırtıcı mı? Ya da “bize düşmanlar” sözleriyle açıklanabilir mi? Trump’ın çok sevdiği, Barrack’ın da Ortadoğu’ya tavsiye ettiği tek adam iktidarının yargısı işte bu olduğunu görmezden gelmeyeceğiz.
İnsanların yargılanmadan hapse atılmaları, 1215 Magna Carta’nın bile gerisinde olan bir uygulama. İnsanlara, başkalarına iftira etmeleri için hapis baskısı yapılması ise Engizisyon yöntemi. Türk kültürünün “Devlet Ana”, “Devlet Baba” diye yücelttiği “Devlet”i günümüzde, hiçbir kişi veya hiçbir parti, kendi tekeline alarak bir zulüm aracına dönüştüremez; dönüştürmeye çalışsa bile bunu uzun süre sürdüremez!
YURTSEVERLİK SINAVI
Bozgunda sınır tanımıyoruz. Memleket açılan yaralarla kıvranıyor. Kural yok, kaide yok, hiçbir etik değer yok. Ellerine “her ne pahasına olursa olsun kazanmalıyız” notu verilmiş onlarca bürokrat, yüzlerce trol hep bir ağızdan bağırarak ülkenin siyasi atmosferini belirlemeye çalışıyor. Buna alışmamak, bu durumu normalleştirmemek, kabullenmemek lazım. Konforuna düşkün olan, uyku uyumayı seven varsa bu dönem siyasetten geri çekilsin. Çünkü CHP ikinci kurtuluş savaşını vermek zorunda.
Alışmak, bir toplumun kendine yapabileceği en büyük bir ihanet olabileceğini, toplum vicdanının kabul edemeyeceği bir durum olduğunu; bunun karşısında yapılacak şey elbette ki sağcılıkla sağcılık, milliyetçilikle milliyetçilik, solculukla solculuk yarıştırmak değil; halkın, bu memleketin asli sahibi olduğunu göstererek, yoksulluğun/adaletsizliğin/ hukuksuzluğın /…. /tehdit politikasının/“şantaj-montaj” siyasetinin olmadığı, bağımsız bir Türkiye’yi, aydınlık bir Türkiye’yi, çağdaş bir Türkiye’yi, halkın yönettiği bir Türkiye’yi savunarak mücadele etmekle mümkün olacaktır.
Yurtseverlik, bir sınav olarak Türkiye demokrasinin güçleneceği bir gelecek karşısına bir kez daha çıkıyor; mevcut Saray rejimine karşı mücadelenin seyrini de başarılı olup olmayacağını da belirleyen asıl faktör – önümüzdeki en yakın bir zamanda yapılması gereken seçimde – bu sınavın nasıl verileceği olacak. Yurttaş, seçmen… Geleceğin ellerinde, tek umut sendedir. Yılma, bozma moralini.
Sonuçta, gücü ele geçireni frenleyecek yetişmiş insanlar elinde kanunlar, kurallar ve halk tepkisi bize can suyu bağışlayacak. Bunu derinden duyarak anlıyor ve zamanının tez gelmesini bekliyoruz.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 15 Mayıs 2026