Ortadoğu’da ilişkilerin seyrini çoğu zaman güvenlik anlaşmaları, silah alımları ve liderlerin ziyaretleri üzerinden okuyoruz. Bunlar elbette önemli. Fakat devletler arasındaki yakınlaşmanın toplumda ne kadar karşılık bulduğunu anlamak için bazen imzalanan protokollerden uzaklaşıp insanların nerede yaşadığına, kimlerle iş yaptığına ve geleceğini nereye bağladığına bakmak gerekiyor.
Suudi Arabistan’ın 2030 Vizyonu çerçevesinde attığı adımları biraz da bu gözle değerlendirmekte fayda var. Yemen savaşı ve Husilerden kaynaklanan güvenlik tehdidi, uzun süre Riyad’a ilişkin tartışmaların merkezinde yer aldı. Oysa ülkenin geleceğini belirleyecek gelişmeler arasında, etkisi yıllar içinde hissedilecek başka kararlar da bulunuyor. Yabancıların gayrimenkul edinmesine ilişkin açılım bunlardan biri.
Suudi Arabistan’da yabancıların geçmişte hiçbir şekilde mülk edinemediğini söylemek doğru olmaz. Ancak yeni düzenlemeler, uzun yıllar dar tutulan bir alanı genişletiyor. Ocak 2026’da yürürlüğe giren yeni çerçeve, yabancıların gayrimenkul edinmesini belirli koşullar ve coğrafi sınırlar içinde yeniden düzenliyor. Mekke ve Medine’de ise Müslüman gerçek kişilerin ve yabancı ortakları bulunan Suudi şirketlerinin mülkiyeti için özel hükümler bulunuyor. Dolayısıyla söz konusu olan sınırsız bir serbestlik değil, sınırlarını Riyad’ın belirlediği kontrollü bir açılım.
Bu kararın ekonomik gerekçesi anlaşılır: sermaye çekmek, gayrimenkul sektörünü büyütmek ve petrol dışındaki faaliyetleri güçlendirmek. Fakat bir düzenlemenin sonuçları, onu hazırlayanların ekonomik hedeflerinden daha geniş bir alana yayılabilir.
Mekke söz konusu olduğunda bu ihtimal daha da güçleniyor.
Türkiye’de milyonlarca insan için Mekke, hayatında en az bir kez ulaşmayı arzuladığı bir şehir. Hac veya umre yolculuğuyla kurulan bağın yanına, mevzuatın izin verdiği ölçüde mülkiyet ve daha düzenli ziyaret imkânının eklenmesi, bu ilişkinin niteliğini değiştirebilir. Bir şehre birkaç günlüğüne gitmekle, orada bir evin sorumluluğunu üstlenmek aynı tecrübe değildir. İkincisi, insanı o şehrin gündelik hayatıyla daha fazla muhatap eder.
Elbette ev sahibi olmak kendiliğinden oturum, çalışma veya vatandaşlık hakkı anlamına gelmez. Sosyal yakınlaşmanın boyutunu da mülkiyet düzenlemeleri kadar, insanların şehirle ne sıklıkla ve hangi şartlarda ilişki kurabildiği belirleyecektir. Yine de açılan alanın uzun vadeli sonuçlarını yalnızca konut satış rakamlarıyla ölçmek eksik kalır.
Buradan, Suudi yönetiminin özellikle Türkleri ülkeye yerleştirmeyi amaçladığı sonucu çıkarılamaz. Düzenleme daha geniş bir uluslararası açılımın parçası. Türkiye açısından asıl mesele, bu yeni dönemde nasıl bir yer edinileceğidir.
Türk iş dünyasının sahadaki girişimleri bu nedenle dikkatle izlenmeli. Emrah İnanç’ın Suudi şirketleriyle geliştirdiği iş birlikleri ve tamamı Türk sermayesiyle Suudi Arabistan’da kurduğu Beyt Al Maqam da bu çerçevede değerlendirilebilir. Türkiye’den gelen ilginin yerel şirket yapısı ve iş ortaklıkları üzerinden karşılık bulması, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkinin nasıl gelişebileceğine dair somut bir örnek oluşturuyor.
Böyle girişimlerin kalıcı etkisi, zaman içinde kuracakları güvenle ortaya çıkacak. Yerel mevzuatı bilen, yükümlülüklerini yerine getiren ve iki tarafın beklentilerini birbirine doğru aktarabilen şirketler, ticaretin yanında gündelik ilişkilerin de taşıyıcısı hâline gelebilir.
Çünkü sosyal yakınlaşma büyük açıklamalarla başlamaz. Aynı insanlarla tekrar tekrar karşılaşmakla, birlikte iş yapmakla, bir sorunu çözmekle ve karşılıklı alışkanlıkları öğrenmekle gelişir. Türklerin Suudi toplumuyla daha düzenli temas kurması, iki ülkede de birbirine ilişkin yerleşmiş kanaatlerin zamanla değişmesine katkı sağlayabilir.
Ankara ile Riyad arasındaki siyasi ve savunma alanındaki yakınlaşmanın toplumdaki karşılığı da burada aranmalı. Devletlerin üzerinde uzlaştığı başlıklar, iş insanlarının, ailelerin ve meslek çevrelerinin ilişkileriyle desteklendiğinde daha geniş bir zemine oturur. Bu bağlar siyasi görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmaz; fakat ilişkinin sürdürülmesini isteyen kesimlerin sayısını artırabilir.
Mekke’nin uluslararası niteliği de bu tabloya ayrı bir boyut katıyor. İslam dünyasının farklı bölgelerinden insanların buluştuğu bir şehirde düzenli varlık göstermek, Türk girişimciler açısından Suudi Arabistan’ın ötesine uzanan tanışıklıklara ve ortaklıklara kapı aralayabilir. Bunun gerçekleşmesi ise yerel hassasiyetlere saygı, sabır ve güvenilirlik gerektirir.
Bugün ağırlıklı olarak gayrimenkul başlığı altında konuşulan bu gelişmenin asıl etkisini belki yıllar sonra göreceğiz. Daha sık gidip gelen ailelerde, birlikte iş kuran ortaklarda, birbirinin dilini öğrenen gençlerde…
Ankara–Riyad ilişkisinin geleceğini izlerken diplomasi masasına bakmaya devam edeceğiz. Ancak Mekke’nin sokaklarında kurulacak gündelik bağları da gözden kaçırmamak gerekiyor.