Antakya’da kültür-sanat

Antakya’da kültür-sanat

Hazırlayan: Mehmet Karasu

Antakya Kitaplığı: Sivas’ı Unutmak/ Öner Yağcı
Bugün, Sivas Katliamı’nın 26. yıldönümü. Bundan 26 yıl önce,” kentin tam merkezinde, valilik ve belediye binalarına çok yakın olan Madımak Oteli’nde, ortaçağ karanlığına özlem duyan, irtica yanlısı bir düzen kurmak isteyen, insanlıktan yoksun katiller tarafından; aralarında yazar, folklorcu, müzisyen, bilim insanı ve sanatçıların da bulunduğu 33 insanın; yükselen alevler ve kara duman içinde diri diri yakıldığı bir tarihtir.”
Ülkemiz siyasi tarihine kara bir “leke” olarak geçmiş olan 2 Temmuz katliamını birçok yazarımız yapıtlarında işlemiştir. Bu yazarlarımızın biri de Öner Yağcı’dır.
“Sivas’ı unutma hakkımız var mı?
Bence yok. Eğer unutmazsak yaşamı hak ederiz. Unutma diyor haritalardan Sivas. Unutma diyor mezarlıklar, çocuklar, bebelerimiz; geleceğimiz.
Unutmayın ve anlatın diyorlar. Ben de anlattım, yazdım dilimin döndüğünce, yüreğim elverdiğince, bilincimle ve duyarlılığımla. Sivas’ı Unutmak, toplumsal, siyasal ve kültürel tarihimizin en önemli olaylarından biri olan Sivas katliamının gerçeğine bir damla katarsa kıvanç duyacağım.” (Tanıtım yazısı)

Konuk Yazar
Yeni oluşan edebiyatın unuttuğu/ Feridun Andaç
Bugünün dünyası hayatımıza “yeni söz”ü taşıdı. Yazılı toplumlar sözden hiç kopamadığı gibi; zamanın ruhunu yansıtan her bakışı/duyuşu yeni sözlerle karşıladı. Öyle ki; zamanın ruhu dediğimiz, dönemin toplu ruh hali/bakışı/düşünüşü/yaşayışıdır.
İşte “dönem” yazarı da insana/topluma oradan, onlarla bakmayı yeğler.
Aykırı, sıradışı olanla sıradanın iç içeliği/birlikteliğini ayrıştırmak yerine, görüneni olduğu gibi yansıtmayı yeğler.
Özellikle edebiyatımızda 1950’lere gelindiğinde bu bakışın egemen olduğunu gözleriz.
Birey, henüz varoluşu/düşünüşüyle anlatıda biçimleyici öğe değildir.
Yazar (romancı/öykücü) anonimleşeni anlatır. Bu bağlamda şiirin “öncül ses” olması düzyazıdan öncedir.
“Garip Şiiri”nin aykırı ses olarak algılanması bundan; “yeni insan”a yüzünü dönmesi, şiiri anonimleşmekten kurtarması böylesi bir çıkışın yansımasıdır.
Italo Calvino’nun deyimiyle, yaşamın ve toplumun halini/durumunu “hammadde” olarak anlatmak. Yani neyi/nasıl yaşıyor, hissediyorsa öyle göstermek… Dil ve biçim, söylem kaygısı gütmeden, “mesele”yi öne almak…
Buna belgesel-tanıklık da diyebiliriz… Örneğin Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Reşat Enis, Sadri Ertem anlatıcılığının çıkış noktası tamamen böyledir.
Yansıtılan gerçeklikler toplumdaki çelişki/çatışkılar, ana sorunlardır. Yer yer insan davranışlarına değinilmesi, onların eylem içindeki hallerini göstermeyi amaçlar.
“Ben” ve “öteki ben” gerçekliğinin “insan” odaklı anlatılarda kendini göstermeye başlaması anlatıcıların kentteki insana/bireye dönmesiyle başlar.
Sait Faik Abasıyanık’ın anlatıcılığı işte bu noktada önem kazanır. Onun kısa anlatıları giderek kentin “flanör”/ “aylak”/”uzlaşmaz”/ “lüzumsuz” insanının topografyasını getirir bize.
Ötede Kemal Bilbaşar’ın “Denizin Çağırışı” (1941) romanı “birey” in anlatımına varoluşsal durumunu yansıtmaya kapı aralar.
Kahraman kendi içsesi, varoluşsal gerçekliğiyle bir anlatıya girer; anlatım süresince o sesi çoğullaştırarak “ben” ile “öteki ben”in varlığını derinden hissettirir.
Yaşanan zamanla bireyin içsel zamanını ustalıkla buluşturur Bilbaşar bu romanında.
O ses/bakış bugün Hasan Ali Toptaş anlatısının kuruluşunun ivme noktasıdır.
“Yeni insan”ı anlatıyorsan anonimleşmekten kaçınman gerekiyor. Orada “tipik” olanı seçerken de kendi olandan başlamalı anlatmaya. Hatırlayalım; Lermontov “Zamanımızın Bir Kahramanı” romanında dönem Rusyası’nın “yeni insan”ını, yani “tipik” olanı anlatıyordu. Onun sesi yeniydi, aykırılığı da tümden bu sese bürünerek veriliyordu.
İşte bu bakış yeni dönem anlatıcısının oluşan yeni sözel kültür ikliminden çıkıp gelmesini sağlayabilecektir. Öyle ki; öteden beri “merkez”de kurulagelen edebiyatın kılcal damarları yerel bellekten beslendiği gibi, öte dünyaların/kültürlerin gerçekliğinden de etkilenerek kendi özgün sesini yaratacaktır.
Geçmişte, Cumhuriyet’le kurulan “yeni edebiyat”ın kan dolaşımı bu etkilerle filizleniyordu. Öyle ki; “erken Cumhuriyetçi” kuşak bunun önünü açtığı gibi, yol/yordamını da getiriyordu.
Bu anlamda oluşan birikimi dil ve estetik açıdan eleyip karalamak yerine nasıl bir “kurucu birikim” olduğuna bakmak gerekir.
Yeterince anlamamak/irdelememek, hatta bugün okumamak o sözden yazıya geçiş süreçlerinin taşıyıcılarını bilememek…
Örneğin; Memduh Şevket Esendal (1883-1952) ile Abdülhak Şinasi Hisar’ı (1887-1963) veya Mithat Cemal Kuntay (1885-1956) ile Nahid Sırrı Örik’i (1895-1960) bu “yeni edebiyat”ın kurucuları dışında düşünmek mümkün değil. Ancak, bu “miras”a sahip çıkarak, anlayarak, irdeleyerek, buluşturarak “yeni edebiyat”ın ne söylediğine bakarak, getirdiği açılımları kavrayabiliriz.
Sanırım yeni sözel dünyanın birikimine de bu pencereden bakarak, oluşabilecek bir geleneği kurabiliriz.
Ötede, Latin Amerika’da Marquez’in bir yanıyla Borges’ten diğer yanıyla da Faulkner’den etkilenerek kendi sözel dünyasını nasıl kurulabileceğini öğrenmesini yabana atmamak gerekir.
Özcesi, “yeni”yi kurarken unutmadan yol almak… Kaçınılmaz olan da bu! (Aydınlık)

Haftanın Şiiri
Ne Zaman Geldim Sana
Metin Altıok

Bütün gece bir saat tıkır tıkır işledi
Düşündüm bütün gece
Kurulmuş bir saat gibi.
Elimde seçkin bir sözcük demetiyle,
Düşündüm gelip arasam seni.
Bütün gece bir saat tıkır tıkır işledi

Vakti anlamak güçtü, ama kulağımdaydı sesi
Bir saat suyun dibinde,
Kıvrımlar çizen yelkovanı akrebi.
Duydum çaldı gecenin bir yerinde.
Düş müydü, gerçek miydi?
Vakti anlamak güçtü, ama kulağımdaydı sesi.

Geldim mi sana, yoksa gelmedim mi?
Ne zaman kapatsam gözlerimi,
Hep o saat dibinde suyun
Ve ben yanında bir gemi leşi.
Belki hiç yaşamadım senin öznel tarihini.
Geldim mi sana, yoksa gelmedim mi?

Sen sırtına giymedin çiy tanelerini,
Avucuma düşmedi yılın ilk cemresi
Seni hiç görmedim, sana gelmedim,
İkiye ayırmadık biz o tarihi.
Neden durmuyor öyleyse dipteki saat?
Sen sırtına giymedin çiy tanelerini.

Anılardır bir batığın koruyan gövdesini,
Acı verseler bile.
O saat, o çarpık saat duyuracak sesini
Düşümde, gerçeğimde
Sevgiyle kurarak kendi kendini.
Anılardır bir batığın koruyan gövdesini.

Haftanın Sanat Gündemi
Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri açıklandı
Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri 86. yılında sahiplerini buldu. Şiir dalında Eşref Yener, öykü dalında ise Batuhan Aşıktoprak ödüle değer görüldü.
Varlık dergisinin yayına başladığı 1933 yılından bugüne kadar sürdürdüğü “Edebiyatımıza yeni değerler kazandırma” amacıyla verilen Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri 86. yılında sahiplerini buldu. Bu yıl şiir dalında Eşref Yener, öykü dalında ise Batuhan Aşıktoprak ödüle değer görüldü.
Zeynep Uzunbay, Sina Akyol, Abdülkadir Budak, Metin Cengiz ve Salih Bolat’tan oluşan şiir seçici kurulu yaptığı değerlendirme sonucu ödülü oy çokluğuyla Eşref Yener’in “Döndüğümde Yoktum” adlı dosyasına verirken; Anıl Cihan’ın “Daha Önce Ölmüş müydük” adlı dosyasını dikkate değer buldu.
Nursel Duruel, Feyza Hepçilingirler, Hatice Meryem, Mehmet Zaman Saçlıoğlu ve Feridun Andaç’tan oluşan öykü seçici kurulu, ödülü oy birliğiyle Batuhan Aşıktoprak’ın “Kurdun Postu” adlı dosyasına verirken; Behiç Ata’nın “Baban Askerdi O zamanlar”, Tuna Özkurt’un “Çıngıraklı Kahkaha” adlı dosyalarını dikkate değer buldu.
Ödül alan ve dikkate değer bulunan isimlerin söyleşi, şiir ve öyküleri Varlık dergisinin Temmuz 2019 sayısında yer alacak. (Evrensel)

Kazım Koyuncu ölümünün 14. yıl dönümünde anılıyor
Kanser nedeniyle 14 yıl önce 33 yaşında aramızdan ayrılan Kazım Koyuncu, ölüm yıl dönümünde unutulmadı.
Yakalandığı kanser nedeniyle 33 yaşında hayatını kaybeden Kazım Koyuncu, 14. ölüm yıl dönümünde anılıyor. Kazım Koyuncu; muhalif duruşu, yaşam alanı mücadelesinde ön saflarda yer alışı, türküleri kendine has tarzıyla yorumlaması ve sesiyle Karadeniz müziğinin unutulmaz isimlerinden biri olmayı başarmıştı. Artvin Hopaspor’un taraftar grubu Denizin Asi Çocukları, ölüm yıl dönümünde Koyuncu anısına bugün bir etkinlik düzenleyecek.
2005 yılında, henüz 33 yaşındayken akciğer kanseri nedeniyle aramızdan ayrılan Kazım Koyuncu, Twitter’da #KazımKoyuncu etiketiyle anılıyor.
Kazım Koyuncu’nun kardeşi Müzisyen Niyazi Koyuncu, “Bugün yine yanındayız abi. Her zaman çoğalan hasretimizle, özlemimizle…” derken, Hopa Belediyesi Koyuncu anısına şarkılarını hoparlörlerden çaldı. (Evrensel)

Pir Sultan Abdal, doğduğu köyde anıldı
Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı öncülüğünde çeşitli derneklerin katılımı ile Banaz Köyü Topuzlu Baba Şenlik Alanı’nda düzenlenen etkinlikler kapsamında ilk olarak Pir Sultan Abdal’ın heykelinin bulunduğu alan ziyaret edilerek çelenk bırakıldı. Etkinlikte konuşan Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanı Gani Kaplan, üzerinde bulundukları topraklarının çok acı gördüğünü belirterek, “Bir daha umut ediyorum ki, Kerbela’dan başlayarak günümüze kadar bu topraklar bir daha acı görmez. Biz gerçekten çok acılar yaşadık. Her acı bir önceki acıyı tazeleyip geldi” dedi.
2 Temmuz 1993’te çıkan olaylarla Madımak Oteli’nde hayatını kaybeden Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok ise, “Eğer biz aydınlık gelecek arzuluyorsak güzel günlere kardeşçe yan yana ilerlemek istiyorsak geçmişten bugünün bağını bugünden yarına kurmalıyız. Yaşadığımız acılarla hesaplaşmalı, yüzleşmeliyiz ama bunu asla intikam duygusuyla toplumu daha da ayırarak, ayrışmayı, kutuplaşmayı körükleyerek değil de barışarak, birleşerek, normalleşerek, iyileşerek yapmak durumundayız” diye konuştu.
Etkinliklerde sanatçılar Arif Sağ, Mazlum Çimen ile yerel sanatçılar konser verdi. Pir Sultan Abdal’ın heykelinin bulunduğu alanı ziyaret eden vatandaşlar, hatıra fotoğrafı da çektirdi. Etkinlikte semah gösterileri de yer aldı. (gercekgundem)

Bir Portre: Asım Bezirci
Edebiyat tarihçisi, eleştirmen, denemeci ve çevirmen olan yazar 1927’de Erzincan’da doğdu. İlkokulu Erzincan’da, ortaokul ve liseyi parasız yatılı olarak Erzurum’da okudu.
1950’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl, Gerçek gazetesinde yazarlığa başlayan Bezirci, 26 yıl boyunca muhasebecilik yapmak zorunda kalmasına karşın örnek bir çalışkanlıkla çok sayıda ürün verdi.
Nurullah Ataç’ın öznel/izlenimsel eleştiri anlayışına karşı nesnel/bilimsel eleştiri çığırının açılması için büyük çaba sarf etti. Başta Nazım Hikmet olmak üzere tanınmış birçok yazarın eserlerini derleyip yayına hazırladı.
Rıfat Ilgaz’la yakın arkadaş olan Bezirci, Ilgaz hakkında bir inceleme yayınladı.
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta 37 aydın ve sanatçıyla birlikte şeriat isteyenler tarafından Sivas Madımak Oteli’nde yakılarak öldürüldü.
Asım Bezirci’nin Eserleri
1950 Sonrasında Hikâyecilerimiz
Abdülhak Hamit/ Bilimden Yana/Edebiyat Bahçesinde
Güle Dil Verenler/Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat
Halkımızın Diliyle Barış Şiirleri/İkinci Yeni Olayı/Nazım Hikmet
Nezihe Meriç/Nurullah Ataç/Orhan Kemal Yaşamı, Sanatı, Eserleri
Orhan Veli Yaşamı, Kişiliği, Sanatı, Eserleri/Pir Sultan Yaşamı, Kişiliği, Sanatı, Şiirleri
Rıfat Ilgaz/Sabahattin Ali/Seçme Hikâyeler/Seçme Romanlar
Sosyalizme Doğru/Temele Gül Dikenler
Türk Yunan Dostluk Şiirleri/Şairlerimizin Diliyle Barış

Yaz Okumaları İçin Öneriler
1.Tuna Boyunca/ Claudio Magris/ Yapı Kredi
2.Manzaralar/ John Berger/ Metis
3.Önce Ben Öleceğim/ Furuğ Ferruhzad/Totem Yayınları
4.Mekan Ruhu- Akdeniz Yazıları/Lavrence Durrell/ Can Yayınları
5.Büyücü/ John Fowles/ Ayrıntı yayınları