Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Antakya’da Kültür-Sanat

Hazırlayan: Mehmet Karasu Antakya

Hazırlayan: Mehmet Karasu

Antakya Kitaplığı
Bizim Köy/ Mahmut Makal
Bizim Köy 1950’de yayımlandığında toplumun geniş kesimlerinde tam anlamıyla bir depreme yol açtı. Yazarın, 17 yaşında gencecik bir öğretmenken kaleme almaya başladığı “köy notları” kitap haline getirilip de basıldığı zaman önce iktidarın öfkesini üzerine çekti. Çünkü köyden yükselen yoksulluk çığlığı, kulaklarını ve gözlerini her türlü olumsuzluğa kapamak isteyenlere, köyleri yemyeşil, bereketli, güzel köylü kızlarının berrak pınarlardan su taşıdığı yerler olarak gösterme çabasında olanlara atılan bir tokattı. Köylerde hâlâ taş devrinin yaşandığı gerçeğini dile getirmenin bir cezası olacaktı elbette. Her yer kar altındayken, köylere ulaşım sağlanamazken köyünde öğrencilerini “hayata hazırlamaya” çalışan genç öğretmenin haberi olmadı kitabının kopardığı gürültüden. Karlar erimeye başlayıp, yollar açılınca ilk ziyaretçileri jandarmalar oldu Makal’ın. Tutuklandı. Bizim Köy ise tam tersine çeşitli dillere çevrilip ülke sınırlarını aşmaya başladı.
Dönemin cumhurbaşkanı, yazarı Çankaya Köşkü’ne davet ettiğinde, bu tutum Demokrat Parti’nin köye ve köylünün sorunlarına önem vermesi olarak algılandı. Ama bu da uzun sürmedi. Önce çeşitli karalamaların boy hedefi haline gelen Köy Enstitüleri kapatıldı, ardından Enstitülü öğretmenlere baskılar başladı. Köye ve köylülerin içinde bulunduğu çağdışı koşullara değinen yazarlara, aydınlara karşı sistemli bir linç kampanyası başlatıldı.
Tahsin Yücel’in “Bizim Köy 1950’de bir başyapıttı. 1995’te de bir başyapıt” saptaması, aradan geçen yarım asırlık bir sürece rağmen, yazarın ve eserinin hâlâ güncelliğini koruduğunu göstermesi açısından son derece isabetli bir değerlendirme. Bizim Köy, Türk edebiyatında köy gerçekliğine dayanan bir ilk kitap ve toplumcu gerçekçiliğin öncüsü olarak kabul edilmektedir.

Konuk Yazar
Mahmut Makal’ı Sonsuzluğa Uğurluyoruz…/Alper Akçam
Köy Enstitüsü kültürünün edebiyat alanındaki işaret fişeği, Bizim Köy ile bir çığır açan devrimci yazar Mahmut Makal’ı sonsuzluğa uğurluyoruz…
İç Anadolu bozkırında, Aksaray’ın Demirci köyünde dünyaya gelmişti. İvriz Köy Enstitüsü’nde Baba Tonguç’un ateşinde çeliğe su vermeyi öğrendi.
Köyünü yazdığı için zindanlara atıldı, mesleği elinden alındı.
Işık oldu arkadaşlarına, dönülmez bir yol açtı…
Mahmut Makal’dan önce de yazılmıştı Anadolu köyünün yoksulluğu, yoksunluğu, çıplaklığı… Ancak, bunca ses çıkarmamış, yankı bulmamıştı. Makal’ın daha önce Anadolu köyünü yazan Nebizade Nazım’dan (Karabibik), Ebubekir Hazım Tepeyran’dan (Küçük Paşa), Reşat Nuri Gültekin (Anadolu Notları – II Cilt), Refik Halit Karay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan ayrımı neydi?
Mahmut Makal’ı köyü yazan diğer aydınlardan ayıran özellikler ve onun yol açtığı sarsıntının ipuçları, Rus kültürbilimci Mihail Bahtin’in Avrupa Rönesansı, Meksikalı Octavio Paz’ın “Latin Amerika’daki modernizmo” çözümlemelerinde görülebilecektir. Mahmut Makal’ın anlatıcısı, kahraman ve karakteriyle aynı düzlemde duruyordu. O, köyün dışından, köyü betimleyen ya da kurgulayan biri değildi. Birinci çoğul anlatıcı kullanarak (biz) diyerek anlatıyordu köyü. Köylü bitliyse, yazarı da bitliydi (Bizim Köy, s 132), köylü yamalıklıysa, yazarı da yamalıklıydı (Hayal ve Gerçek, s 86).
“Kirr (eşek sıpası)! Anandan arkaya kalma! Seni canavar yir!” diyen bir anlatıcı, Bahtin’in Rönesans temeli olarak gördüğü grotesk halk kültürünün örnekleriyle çıkıvermiştir yazın alanına. “Hükümetin ettiği hayır, ürküttüğü kurbağaya değmeyecek”tir. Köydeki evde, karın tipinin içinde ısınmaya çalıştıkları ocaklarda, “önün kavurga kavursun, arkan harman savursun”dur (Bizim Köy, s 18). Aksaray köylüsü “Öküzle eşeği yan yana koşar, bu işe öküz de eşek de şaşar” (Bizim Köy 32); “Baş kalkmayınca kıç kalkmaz” olacaktır (Bizim Köy, s 74)
Mahmut Makal’ın Varlık dergisindeki yazılarıyla ülke kültür ve edebiyat gündeminin ortasına düşmesi, en çok İlköğretim Genel Müdürlüğü görevinden alınıp hakkında bin türlü iftira kampanyaları ve kovuşturmalar açılmış, çocuğu gibi sevip büyüttüğü enstitüleri kuşa çevrilmiş ve kapatılmaya doğru götürülen Tonguç’u sevindirmiştir. “İlk bomba patlamıştır, gerisi gelecektir, bunu kimse durduramaz” demiştir Tonguç Baba (Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 597). Gerçekten de, kendini Anadolu’nun kavruk köylü çocuklarına adamış Tonguç Baba’nın dediği çıkacak, Makal’a, onunla birlikte yola çıkmış birçok yazar, şair, ressam, müzik ustası eşlik edecek, Anadolu halk kültürü Osmanlı ortaçağının karanlığını yırtarak gün yüzüne çıkacak, yeniden doğacak, yenilikler doğuracaktır. Mehmet Başaran, Ali Dündar, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu gibi kültür savaşçıları Türkiye gündemini alt üst edecek devrimci yeniliklere imza atacaklardır.
Makal’ın ilk yapıtı “Bizim Köy”le başlayarak, halk kültürünün oyuncu köylüsü, yazarına el vermiştir bir kez… Makal’ın köylülerinin tüm Anadolu köylerinde olduğu gibi birbirlerine anlattıkları olayları oynayarak canlandırma gibi bir gelenekleri vardır. İnsanlık kültürünün kaynağında oyun ve oyunculuğu gören, insan türünü “homo ludens” (oyuncu yaratık) diye kavramlaştıran Hollandalı tarihçi Huizinga’nın bilimci buluşu yaşamda açığa çıkmaktadır. Köye Vali ve kalabalık bir bürokrat grubu gelmiştir. Arka arkaya konuşmalar yapılmaktadır. “Dışarıdan içeriye yemek taşıyıp, boş kapları içeriden çıkarıp duran bekçi Zobu Süleyman, bir uçtan da dışarıda biriken köylülere laf yetiştiriyordu.
İçeride neler konuşulduğunu soran Çolak Veli’ye kızdı:
‘Lafa meraklıysan gir de dinle arkadaş’ dedi. ‘Sana çene yetiştiremem ben. Ne bileyim, ne konuşuyorlar işte. Bana sorarsan, attıkları hep kurusıkı. Yol tozundan barut, keçi kığından saçma, doldur doldur boşalt. Alt yanı fasa fiso…’
Bu sırada odanın önünden yaşlı bir nine geçiyordu. Köye vali geldiğini duymuş olacak, orada duran jipin farlarını göstererek, ‘Vıh’ dedi, ‘valinin gözleri de kocaman kocaman…’
Besinsizlikten, kirden pastan ölmesek hale gelmiş olan ve ‘tavuk karanlığı’ hastalığına tutulan gözleri de belli belirsiz gören Kör Derviş çıkıştı Civanların Urkuya Nine’ye:
‘Gözlerinde it dirseği çıksın da bana benze e mi’ dedi. ‘Vali dediğin, adamdan olur, içeride öğün yiyor. O senin gördüğüne demirkırasi derler…’” (Kuru Sevda, s 129)
Anadolu Rönesansı’nın bu ilk işaret fişeğinin İç Anadolu bozkırlarından atılmış olması da işin ayrı bir yönüdür. Makal, tek sesli teolojik kültürün örtüsünü aralayıp alttaki halk kültürünün grotesk gücüne ulaşmayı başarmıştır. 1957 yılı yayınlanmış “Memleketin Sahipleri”nde Batı Diableri (Şeytan Oyunları)ve Menippealarıyla koşut duran, halk kültürünün tekil anlatımlı kutsal dil içine uzanmış cin, peri, ocak hikâyeleri cirit atmaktadır. İnsan ve hayvan kılığındaki cinler, periler dolaşmaktadır ortalıkta. Cinler iyilik yapıp yol da göstermektedirler (Memleketin Sahipleri, s 58). Eşek ölüsünün yattığı yeri “yatır” diye satarak geçinen hocaların hikâyesi teolojik tekil dile ve karanlığa meydan okumaktadır. Nazar değmemesi için ceplere eşek dışkısı konmaktadır (Kuru Sevda, s 57)
Bahtin’in grotesk kültürün önemli imgeleri arasında tanımladığı hayvan dışkısı, sansürsüz cinsellik kol gezmekte, kutsal kavramlara da dil uzatılmaktadır. “Gelgelelim yeğenim, ellerin derdini bıçak gibi kesen fışkı, benim derde ‘ayağını topla’ bile demedi. O da beribenzer bir fışkı olsa hiç gönlüm kalmaz. Nasıl ya, Sultan Sülman’ın hamamı gibi; tütüyor… Akşam fışkıdan çıktıktangelli yattım; sabahadan zor geldim kendime.” (Memleketin Sahipleri, s 36) “Deli Kazım, ‘ötekilerinki yağmur yağdırmadıysa, dolu da yağdırmadı. Bu kendine hayrı olmayan deyüsün muskası batırdı Gâvur Yeri’ni. Cünüp herif! Bundan sonra sana muska yazdırırsam, üçten dokuza şart olsun’ dedi…” (Memleketin Sahipleri, s 46)
Latife Tekin’in Makal’dan kırk yıl sonra kaleme aldığı ve onu tüm dünyaya tanıtan “Sevgili Arsız Ölüm”ünün Huvat’, Atiyesi, Dimrit’i, ‘Ninnisare ninnisare’li eşek hikâyeleri, Mahmut Makal’ın “Memleketin Sahipleri” arasından çıkıp gelmiş gibidir..
Mahmut Makal’ın yapıtlarında göze çarpan diğer özellik, yaygın lakap kullanımıdır. Halk kültürünü içselleştirmiş olan yazar, bu dili yazınsal ortama da taşımaktadır. Makal’ın kendi anlatımıyla, yüz otuz haneli köyünde asıl adıyla anılan kişilerin sayısı onu geçmemektedir. “Asıl adıyla anılan, on kişiyi geçmez köyde. Daha çok takma adıyla anılar insanlar.” (Bizim Köy, s 72). Kumbulu, Cıkcık Sülman, Alanın oğlu, İdalı, Bildiri, Dınkırı, Karaca, Çullu, Tönbe, Fosur diye sıralanır lakaplar. Okulda kayıt için ad sorduğunda, öğrencisi “Hassik” diyecektir adına.
Işığı üstümüzden eksik olmasın baba dostunun…11 Ağustos 2018

Haftanın Şiiri
Kız Çocuğu/Nazım HİKMET
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.
Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
(1956)

Haftanın Sanat Gündemi
“Kasabalı Lorca anıldı.
Türk şiirinin usta kalemlerinden Cemal Süreya’nın ‘Kasabalı Lorca’ diye adlandırdığı şairin doğup büyüdüğü Akine köyünün köy konağındaki bir oda kütüphaneye çevrildi ve Abdulkadir Bulut Kütüphanesi adı verildi. Oğlu Ekin Bulut, “Babam Abdulkadir Bulut bu topraklarda doğmuş, bu topraktaki her şeyle yoğrulmuş, memleket sevdalısı bir adamdı. Babamı erken yaşta kaybettik. Kendisini eğitime adamış bir öğretmendi. İçi vatan sevgisiyle dolu öğrenciler yetiştirmek için gayret içinde oldu. Şairdi vehep daha güzel yarınlar için çalıştı” diye konuştu.

PEN Türkiye, ayın kitabını seçti: Ahmed Arif – Abisi Olmak Halkının
PEN Türkiye tarafından yapılan yazılı açıklamada “Ahmed Arif’in tek kitabı ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’ bu yıl elli yaşında. Ve bugün de gençler onun şiirleriyle aşık oluyor, aşkını ifade ediyor, onun şiirleriyle zorbalığa, baskıya direniyor , onun şiirleriyle hasretini dindirmeye çalışıyor. Ahmed Arif’i yakından tanıma olanağı bulan, Ahmed Arif’le hemşehrilik bağı olan, tıpkı Ahmed Arif gibi “Diyarbekir” tutkusuyla yaşamayı ve yazmayı sürdüren Şeyhmus Diken’in İletişim Yayınlarından çıkan kitabı “Ahmet Arif – Abisi Olmak Halkının” adını taşıyor. Şeyhmus Diken, anıların izini sürerek, şairin hem yaşamında, hem şiirinde çocukluktan yetişkinliğe, Siverek’ten Afyon’a, Ankara’ya; mahpusluktan aşklara, kadim dostluklardan namus işçiliğine, eşsiz bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Her satırına sevgi, saygı, insan sıcaklığı, Anadolu sevdası, halkların kardeşliğinin sindiği kitabı ayın kitabı seçtiğimizi kıvançla duyururuz.” denildi. (EVRENSEL KÜLTÜR SERVİSİ)

Köy edebiyatı akımının başlatıcısı Mahmut Makal vefat etti
1950’de yazdığı ‘Bizim Köy’ ile köy edebiyatı akımını başlatan Köy Enstitülü eğitimci ve yazar Mahmut Makal, bu sabah 88 yaşında hayata gözlerini yumdu.
1930 yılında Aksaray’ın Gülaçağ ilçesinde bulunan Demirci kasabasında doğan Mahmut Makal, 1950’de köy edebiyatı akımını başlatmıştı. Öğretmen ve yazar olan Makal, 88 yaşında Hacettepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hayatını kaybetti.
Kamal, kendisiyle yapılan bir röportajda, Köy Enstitüleri’ni şöyle anlatmıştı:
“Köy Enstitülerinde, insanoğlunun erdeminin ve yaratıcılığının, elleriyle beyni arasında kurabileceği uyumla doğru orantılı olduğu gerçeğine uygun biçimde yetişiyordu yeni insan. Eğitimin gerçek ereği, halk kaynağını harekete geçirmek, üstündeki karanlık perdeyi, yetişen çocukların eliyle kendisinin yırtıp atmasını sağlamaktır. Böyle eğitim kurumu, böyle yetişmiş insan istenmiyor. Bu yüzdende Atatürk’ün Türkiyesi eğitimsiz, işsiz, yönsüz-yöntemsiz, idealsiz insanların, din tüccarlarının ülkesi oldu. Öğretmen yetiştirmekten bile korkuyoruz. Dünyasal, çağcıl, bilimsel ve laik bir eğitim uygulanmasına geçemeden, düşünen, konuşan, ülke sorunlarının çözümü için didinen insanı yetiştirmeden ve de bu insanlardan yana davranacak yöneticilere kavuşmadan hiçbir yere varamayız. Geriye geriye giderek gericiliğin çıkmasına girdik. Köy Enstitüleri uygulamasının günümüz koşullarına göre işletilmesi bir seçenek olabilir.” (Sözcü)

2. Edremit Kitap Fuarı Sabahattin Ali’yi anıyor
İlki geçen yıl düzenlenen Edremit Kitap Fuarı’nın 2’ncisi yarın başlıyor. 19 Ağustos Pazar günü sona erecek fuar bu yıl Sabahattin Ali’nin ölümünün 70. yılı anısına “ Sabahattin Ali Yılı” sloganıyla düzenleniyor. Fuarın açılışı saat 20.00’de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasıyla yapılacak. Yarın ayrıca saat 21.30’da “ Sabahattin Ali Yılı” kapsamında yazarın kızı Filiz Ali bir söyleşiye katılacak.
Edremit Kitap Fuarı Zeytinli Altınkum Meydanı’nda her gün 18.00 ile 01.00 saatleri arasında kitapseverlerin ziyaretine açık olacak.

Can Yücel’in 19’uncu ölüm yıldönümü…
Türk Edebiyatı’nın usta şairi Can Yücel, 19’uncu ölüm yıl dönümünde Muğla’nın Datça ilçesindeki mezarı başında anıldı.
Uluslararası Knidos Kültür ve Sanat Akademisi (UKKSA) tarafından, ‘8. Knidos’un Sır’ı Sanat Festivali’ çerçevesinde, usta şairin 19’uncu ölüm yıl dönümü nedeniyle düzenlenen anma etkinliğinde, Türkiye’nin dört bir yanından gelen onlarca şair, yazar ve sanatçı Can Yücel’in mezarı başında buluştu. CHP’li Datça Belediye Başkanı Gürsel Uçar burada yaptığı konuşmada, Can Yücel’in şair olduğu kadar iyi bir çevirmen ve komple bir sanatçı olduğunu söyledi. Uçar, toplumsal duyarlığı çok yüksek olan Can Yücel’in, insanlığı ve doğayı seven büyük bir şair olduğunu ifade etti.
Ressam İbrahim Çiftçioğlu da konuşmasında Can Yücel’in yeryüzünü terk etmesinin onun öldüğü anlamına gelmediğine dikkat çekip, “Can Yücel’in ideolojisini, sanatını savunanlar ve benimseyenler ve onun sürdürücüleri ilelebet var oldukça Can Yücel de var olacaktır” dedi.

Bir Portre: Can Yücel
Can Yücel (21 Ağustos 1926, İstanbul – 12 Ağustos 1999), modern Türk şairidir. Kullandığı kaba ama samimi dil ve bariton sesi ile okuduğu Türk şiirinde farklı bir tarz yaratmıştır. Tek parti döneminin 7 yıl süre ile Millî Eğitim Bakanlığını yapan Hasan Âli Yücel’in oğludur.
Hayatı: 1943 yılında, yakın dostu ve Ankara Atatürk Lisesi’nden sınıf arkadaşı Gazi Yaşargil ile birlikte yurt dışı eğitim bursu kazandığı halde, babası, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel  “Bakan, kendi oğluna torpil yaptı derler” diyerek karşı çıktı, söylendi. Gazi Yaşargil, bu bilginin doğru olmadığını, ikisinin de ailelerinin imkânlarıyla yurt dışına gittiklerini açıkladı. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum ve Marmaris’te turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu.
Son yıllarında Eski Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. 1996 yılında kurulan Emek Partisi’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. Şairin “Hava döndü” şiiri EMEP’in parti marşı olarak kullanılmaktadır. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten de yargılanan Yücel, 18 Nisan 1999 seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça’ya defnedildi.
Sanat Hayatı: Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında `Yenilikler`, `Beraber`, `Seçilmiş Hikayeler`, `Dost`, `Sosyal Adalet`, `Şiir Sanatı`, `Dönem`,`Ant`, `İmece` ve `Papirüs` adlı dergilerde yazdı. Daha sonraları `Yeni Dergi`, ‘Birikim`, `Sanat Emeği`, `Yazko Edebiyat` ve `Yeni Düşün` dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. 12 Mart 1971 döneminde Che Guevara ve Mao’dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hapse mahkûm oldu. 1974’de çıkarılan genel afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından hapiste yazdığı Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabını yayımladı. 12 Eylül 1980 sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla “Rengahenk” adlı kitabı toplatıldı.
1962’de İngiltere’deyken, 1709 yılından kalma, Latin harfleriyle taş baskısı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı bulması geniş yankı uyandırdı.
Şiirlerinde argo ve müstehcen sözlere çok sık yer veren, bu nedenle zaman zaman dikkatleri üzerine çekip koğuşturmaya uğrayan Yücel, ilk şiirlerini 1950 yılında `Yazma` adlı kitapta toplamıştır.
Can Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Can Yücel’in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. ‘Maaile’ şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Can Yücel için ailesi çok önemlidir: eşi, çocukları torunları, babası.. Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır. ‘Küçük Kızım Su’ya’, ‘Güzel’e’, ‘Yeni Hasan’a Yolluk’, ‘Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim’ bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.
Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi önemli yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Shakespeare çevirileri (Hamlet, Fırtına ve Bir Yaz Gecesi Rüyası) aslına bağlı kalmayan, eserleri topluma aktarma amacıyla yaptığı çevirilerdir. Shakespeare’in ünlü ‘to be or not to be’ sözünü ‘bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin’ şeklinde Türkçeleştirmiştir. 1959’da ilk baskısı yayımlanan ‘Her Boydan’ adlı kitabında dünya şairlerinin şiirlerini serbest ama çok başarılı bir biçimde Türkçeye çevirmiştir.
12 Ağustos 1999 tarihinde vefat eden Yücel’in cenazesi dönemin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina’nın katkıları ile Datça’ya getirildi ve 17 Ağustos 1999 tarihinde 1999 Gölcük depreminin meydana geldiği tarihte defnedildi. Ölüm yıldönümlerinde anma törenleri, “şarap” içiliyor gerekçesi ile Datça Belediyesi tarafından yapılmadı. “Mekanım Datça Olsun” isimli bir kitap yazması ve yayınlaması nedeniyle, mezarı Datça şehrine defin edilen Yücel’in mezarı, Datça’da adına tören düzenlenmemesi ve başka yerlerde yapılan törenler nedeniyle yıkıma uğratıldı ve mezar taşı parçalandı. Mezarı yakınında bulunan “Can Evi” isimli alan ise, bu yıkımın ardından kapatıldı.

Okuma Önerileri
1.İyilik Güzellik/ Ece Temelkuran/Can Yayınları
2.Yazma Büyüsü/İnci Aral/Kırmızıkedi
3.Genç Bir Doktorun Anıları/Mihail Bulgakov/İş Bankası Yay.
4.Kimin Bu Sokaklar, Alanlar, Kentler/Cengiz Bektaş/Alan Yayıncılık