Bir kenti ayakta tutan yalnızca geniş caddeleri, yüksek yüksek binaları, sokakları değildir. O kenti asıl yaşatan; insanlarının belleği, kültürü, sanatı, ortak sevinçleri ve acılarıdır. Antakya, bu gerçeğin en güzel örneklerinden biridir.
Sanat, insanın kendini anlatma, dünyayı anlama ve güzelleştirme çabasıdır. İçimizde biriken duyguların, düşüncelerin, özlemlerin, sevinçlerin ve acıların dışa vurumudur. Kimi zaman bir şiirin dizelerinde, kimi zaman bir ressamın tuvalinde, kimi zaman bir türkünün ezgisinde, kimi zaman da tiyatro sahnesinde hayat bulur. Sanat, insanın yüreğinden kopup başka yüreklere ulaşan en güzel yolculuktur.
Her insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen bir yaratıcı güç vardır. Önemli olan bu güce yaşam alanı açabilmektir. Bir çocuğun kâğıda çizdiği ilk resim, bir annenin söylediği ninni, bir yaşlının anlattığı masal, bir gencin yazdığı ilk şiir… Bunların hepsi insanın kendini ifade etme isteğinin ürünüdür. Sanat yalnızca büyük ustaların, ünlü şairlerin, ressamların işi değildir. Sanat, insanın yaşama dokunduğu, güzelliği aradığı her yerde vardır.
Hele söz konusu Antakya ise…
Antakya, yalnızca tarihiyle değil, kültürüyle, sanatıyla, insan ilişkileriyle de kendine özgü bir kenttir. Binlerce yıl boyunca farklı dillerin, dinlerin, inançların ve kültürlerin buluştuğu bu kadim coğrafya, insanlığın ortak birikimine sayısız değer katmıştır. Aynı sokakta yükselen ezan ve çan sesleri, farklı dillerde söylenen türküler, aynı sofrada paylaşılan ekmek, birbirinin bayramını kutlayan insanlar… Bütün bunlar, Antakya’nın yüzyıllar içinde oluşturduğu büyük bir yaşam kültürünün parçalarıdır.
Aslında Antakya’nın kendisi başlı başına bir sanat eseridir.
Dar sokakları, avlulu evleri, taş duvarları, Asi Nehri, Habib-i Neccar Dağı, Harbiye’nin çağlayan suları, Samandağ’ın denizi, Vakıflı’nın kültürel zenginliği, Uzun Çarşı’nın kendine özgü sesleri… Her biri ayrı bir şiirin, ayrı bir öykünün konusudur. Bu topraklarda yaşamış insanların sevinçleri, acıları, aşkları, özlemleri, kuşaktan kuşağa aktarılan masalları ve türküleri, kentin belleğini oluşturur.
Ne yazık ki 6 Şubat 2023’te yaşadığımız büyük deprem, yalnızca evlerimizi, sokaklarımızı, tarihî yapılarımızı yıkmadı. Anılarımızın bir bölümünü de enkaz altında bıraktı. Nice sanatçımızı, yazarımızı, müzisyenimizi, kültür insanımızı, dostumuzu yitirdik. Birlikte şiir okuduğumuz, türkü söylediğimiz, aynı sahneyi paylaştığımız insanların yokluğu yüreğimizde onarılması güç yaralar açtı.
Ama bir şeyi yıkamadı deprem: Antakya insanının yaşama tutkusunu, kültürüne bağlılığını ve yeniden ayağa kalkma iradesini.
İşte böylesi zamanlarda sanatın gerçek değeri daha iyi anlaşılıyor.
Çünkü sanat yalnızca güzel zamanların uğraşı değildir. Acının, yoksulluğun, yıkımın, umutsuzluğun ortasında da insanın elinden tutar. Bazen bir şiir, saatlerce süren konuşmaların anlatamadığını birkaç dizede anlatır. Bazen bir türkü, birbirini hiç tanımayan insanları aynı duyguda buluşturur. Bazen bir tiyatro oyunu, insanın kendi yaşamına başka bir pencereden bakmasını sağlar.
Depremden sonra Antakya’da gerçekleştirdiğimiz şiir dinletileri, konserler, tiyatro gösterileri, edebiyat buluşmaları ve kültür etkinlikleri bunun en güzel kanıtıdır. Yıkıntıların arasında, konteynerlerde, okul salonlarında, kimi zaman açık havada bir araya gelen insanlar, sanatın birleştirici gücüyle birbirlerine yeniden tutundular.
Biz 14 yıldır Antakya Defne Barış Korosu ve 23 yıldır Aalen Antakya Kültür Derneği çatısı altında sürdürdüğümüz çalışmalarımızda bu gerçeği yaşayarak gördük. Farklı dillerde söylediğimiz türkülerle, düzenlediğimiz edebiyat etkinlikleriyle, tiyatro gösterileriyle, şiir buluşmalarıyla insanlarımız arasında sevgi, dostluk ve dayanışma köprüleri kurmaya çalıştık. Çünkü biliyoruz ki sanat, insanları birbirinden ayıran değil, birbirine yaklaştıran evrensel bir dildir.
Bir Arapça türkünün ardından Türkçe bir ezginin yükseldiği, Ermenice bir şarkının aynı coşkuyla dinlendiği bir konser düşünün. İşte Antakya’nın ruhu oradadır. Farklılıkların çatışmaya değil, zenginliğe dönüştüğü o güzel birlikteliktedir.
Sanatla ilgilenmek, yalnızca boş zamanları değerlendirmek değildir. İnsanın kendisine, çevresine, yaşadığı topluma karşı sorumluluk duymasıdır. Okumaktır, düşünmektir, sorgulamaktır, üretmektir. Başka insanların acılarını anlayabilmek, sevinçlerini paylaşabilmektir. Dünyaya yalnızca kendi penceresinden değil, başkalarının gözünden de bakabilmektir.
Sanatla beslenen insanın dünyası genişler. Hoşgörüsü artar, duyarlılığı gelişir. Bir ağacın kesilmesine, bir tarihî yapının yok edilmesine, bir çocuğun gözyaşına, bir insanın haksızlığa uğramasına kayıtsız kalamaz. Çünkü sanat, insana yalnızca güzeli görmeyi değil, güzeli korumayı da öğretir.
Bugün Antakya’nın her zamankinden daha çok sanata ihtiyacı var.
Yıkılan binalarımızın yeniden yapılması elbette önemlidir. Yollarımız, okullarımız, hastanelerimiz, tarihî yapılarımız yeniden ayağa kaldırılmalıdır. Ancak bir kentin yeniden kurulması, yalnızca betonla, demirle, taşla mümkün değildir. O kentin ruhunu da yeniden yaşatmak gerekir.
Kütüphanelerimiz, kültür merkezlerimiz, tiyatro salonlarımız, müzik topluluklarımız, sanat atölyelerimiz çoğalmalıdır. Çocuklarımız kitaplarla, resimlerle, müzikle, tiyatroyla büyümelidir. Gençlerimiz yalnızca sınavlara hazırlanan bireyler olarak değil, düşünen, sorgulayan, yaratan, üreten insanlar olarak yetişmelidir.
Çünkü sanatla buluşan bir çocuk, yalnızca bir sanat dalını öğrenmez. Paylaşmayı, birlikte üretmeyi, farklılıklara saygı göstermeyi de öğrenir. Güzelliğin değerini kavrar. Başkasının acısını kendi yüreğinde hissedebilir.
Antakya’nın geleceğini kurarken en çok da böylesi insanlara ihtiyacımız var.
Bir zamanlar sokaklarında çocuk seslerinin yankılandığı, avlularında türküler söylendiği, kahvehanelerinde şiirlerin okunduğu, dost meclislerinde edebiyatın, felsefenin, sanatın konuşulduğu o güzel Antakya’yı yeniden yaşatmak zorundayız.
Bunun yolu yalnızca geçmişe özlem duymaktan değil, bugünden başlayarak yeni güzellikler üretmekten geçiyor.
Her insan bir şiir okuyabilir, bir kitapla dost olabilir, bir konsere gidebilir, bir tiyatro oyununu izleyebilir. Bir çocukla birlikte resim yapabilir, bir yaşlının anılarını dinleyebilir, unutulmaya yüz tutmuş bir türküyü, bir masalı gelecek kuşaklara aktarabilir. Küçük görünen bu çabaların her biri, kültürümüzün yaşamasına yapılan büyük bir katkıdır.
Unutmayalım ki insan, yalnızca yaşadığı için değil, yaşama bir anlam kattığı ölçüde iz bırakır.
Bir çiçek nasıl kendi rengiyle, kokusuyla doğayı güzelleştiriyorsa insan da düşüncesiyle, emeğiyle, sevgisiyle, yaratıcılığıyla dünyayı güzelleştirmelidir. Hele Antakya gibi büyük acılar yaşamış bir kentte, güzelliğe katkıda bulunmak aynı zamanda insani bir sorumluluktur.
Ben, sanatın insanı iyileştiren, toplumları birbirine yaklaştıran, yaşamı anlamlı kılan gücüne hep inandım. Yıllardır şiirin, müziğin, edebiyatın, tiyatronun içinde olmamın nedeni de budur. Sanatın olduğu yerde umudun, dostluğun, dayanışmanın ve barışın da yeşereceğine inanıyorum.
Bugün Antakya’nın yaralarını sararken en büyük dayanaklarımızdan biri yine sanat olacaktır.
Çünkü bir kent, türkülerini söyleyebiliyorsa, şiirlerini okuyabiliyorsa, çocukları yeniden resim yapabiliyorsa, tiyatro sahnelerinde ışıklar yanıyorsa, o kent henüz yenilmemiş demektir.
Ve Antakya yenilmeyecektir.
Küllerinden yeniden doğan bu kadim kent, sanatın ve kültürün aydınlığında yeniden ayağa kalkacaktır.
Çünkü sanat, yaşamı sevmenin adıdır. Antakya’da ise sanat, bütün acılara karşın yaşama yeniden sarılmanın, umudu çoğaltmanın ve geleceğe birlikte yürümenin adıdır.