Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya

 “ASRIN FELAKETİ”NİN 3’ÜNCÜ YIL DÖNÜMÜ

Bu haberin fotoğrafı yok

 UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ….                               

Milyonlaeca insanlar için bir daha asla eskisi gibi uyanamayacağı sıradan bir gece idi, tam üç yıl önce bugün. Saat 4.17, sabaha karşı, 7.7 büyüklüğünde, tam 65 saniye, 65 asır gibi, apansız ve derinden geldi ölüm. Kapıları vurmadı, kırdı. Çatıları abanmadan çökerti, duvarları dokunmadan yıktı. Yalnızca binalar değildi yıkılan. Devlet aklı, denetim sistemi, “Bir daha olmaz” yalanı da enkaz altında kaldı. 6 Șubat 2023 Pazar günü tüm Türkiye hatta dünya Kahramanmaraş merkezli 10 ilimizi etkileyen büyük bir deprem ile uyandı. Enkaza döndü Maraş. Enkaza döndü Hatay. Enkaza döndü Adıyaman. 53 bine aşkın insanımız yaşamını yitirdi. Yüzlerce çocuk öksüz ve/veya yetim kaldı. Kimisi tüm ailesini kaybetti, kendinin kurtulmuş olmasına dahi sevinemedi….

Öyle ya. Evin yıkılmış. Nasıl olmuşsa sen sağ kalmışsın. Ne yapayım öyle sağ kalmayı? Karım, çocuklarım enkazın altında. Evin yok, ocağın yok, yoldaşın yok. Ertesi gün gitmiş, oğlunun, kızının cenazesini almayı veya kendi imkanlarınla enkazdan çıkarmayı başarmışsın. Nasıl bir başarmak? Arabanın bagajına koymuşsun. Ya da motosikletinin önüne, kefeniyle birlikte. Nasıl bir yük bu? Var mıydı aklında böyle bir şey, arabayı satın alırken? Eve mi gidiyoruz? Ev yok ki. Ya da kabristan? Nasıl bir sağ kalmak bu?

Yakınlarından yükselen sesler, yardım dileyen çığlıklar depremin üçüncü günü de dördüncü günü de hâlâ geliyorsa ve kimi bölgelere hâlâ en ufak bir yardım ulaşamıyorsa… Anneler, babalar, kardeşler, eşler, çocuklar, yeğenler, yakın arkadaşlar herkes içi kan ağlayarak birbirini kurtarmaya çalışıyorsa… İnsanlar bilgisayar karşısında, cep telefonu elinde birbirlerini haberdar ederek enkazlar bölgesine vinç, iş makinesi yollamaya çalışıyorsa… Enkaz altında kalan kızının elini saatlerce bırakmayan bir baba…“Gelecektiniz. İmdat istedi, soğuktan donarak öldü yavrum benim. Niye gelmediniz hiç biriniz?” diyen annenin gözyaşları. “Antakya yok, Hatay yok, devlet yok, terk edildik” diyen haykırışlar, bu ülkeyi yöneten ve yönetecek siyasetçinin ne yapması gerektiğini bugüne kadar tüm sağır kulaklara sıcak kurşun gibi döküyordu.

Deprem felaketinin acıları elbette ortaktır ve hepimizin birleşik ortaklaşa acısıdır. Ancak buradan hareketle, depremin siyasal ve yönetsel sorumluluğunun olmayacağı, bunun siyaset üstü olduğu yaklaşımı doğru değildir. Tam tersine, öncesi ve sonrası ile deprem politikası tam da siyasetin işidir.

Bu bilge baba ve annelerimizin söyledikleri, bir bakıma depremin ekonomi-politiğinin ve sosyolojisinin de en özlü ifadesiydi. İlgililer, yetkililer, ülkeyi yönetenler, halkın yutkunmasını ciddiye almalı ve hiçbir zaman unutmamalılar!

“BİZİ DUYAN YOK MU ?”

Büyük bir acı ve büyük bir doğal afet…. Her şey yerle bir olmuş görünümünde… Yıkıntılar… Çöküntüler… Deprem yine uzaktaki Hatay Antakya’mın/memleketimin Güneydoğu’sunu ve etrafını vurmuştu. Sınır tanımayan bir doğa var. Sınırlar siyasi; doğa ise siyasetin ötesinde öylecene canlı bir şekilde hareket ediyor. Başlarına Asırın Felaketi gelenler, evleri yıkılanlar, altında kalanlar, canlılar ve cansızlar… Sosyal medyadan enkazın altından bir yerlerden haberler geliyordu. Yerini belirtenler ve yardıma çağıranlar vardı.

İkinci gün akşam yayında Habertürk’ün sahadaki görevlisi Mehmet Akif Ersoy anlatıyordu: “Gece karanlığında Hatay Antakya’nın en büyük caddesinden geçiyorum. Her yer zifir karanlık. Mezar sessizliği var. Her taraftan yıkılmış binaların enkazından “Bizi duyan yok mu ?” diye sesler geliyordu. ”

Depremzedelerin enkaz altından çıkarılabilmesi için ilk gün ve ilk saatlerde yapılması gerekenler maalesef yapılamadı. Bazı afet bölgelerine mesela Maraş ve Hatay il merkezlerine ilk gün boyunca hiçbir arama kurtarma ekibinin giremediğini vatandaşlar söylüyor. Bazı yerlere dördüncü gün bile ulaşılamadığı ortada idi. (Bir deprem bilimci halen enkaz altında 184 bin insan olduğunu söylüyordu. Dile kolay değil mi?)

Ekiplerin sayısı ve imkanları mı yetersizdi yoksa yollar mı açılamamıştı ilk gün, tam bilemiyoruz. Ama görüyoruz ki en kritik saatler ve en kritik gün neredeyse boşa harcandı. İlk 24 saatin boşa harcanmasının ardından ikinci ve üçüncü 24 saatler de değerlendirilemedi. Enkaz altında kalmış insanların “Orada kimse var mı?” çığlıklarına dışarıdan cevap verilemedi. Plansızlık, ihmalkarlık, organizasyon zaafı, koordinasyon eksikliği, günah keçisi arayışları, lafla peynir gemisini yürütme gayretleri maalesef devlet mekanizmasının işlemez hale geldiğini gösterdi. Hem de bütün çıplaklığıyla.

Abim taraflı 4 aile fertlerini enkaz altında kaybetmiş bir yurttaş olarak, Asrın Felaketi’yle ilgili son üç yıllardır kendime sorduğum hep aynı sorular var. Deprem zamanı 3 gün boyunca ordu neredeydi? O talimat 3 gün gelmedi. Neden askerli kışlada tutttunuz? Danışman aklına uyup orduyu ‘darbe çıkar’ diye çıkarmadı. Ordu olsa 35 bin kişi kurtulurdu. Bu milletin gözüne iktidar nasıl bakacak.

Millet çadır beklerken, çadır satan bunlar, Orduyu içerde tutan bunlar ve çıkmış ‘verdiğimiz sözleri tuttuk, asrın felaketini atlattık’ diyorlar. Evet asrın felaketini atlattık. Ama Asrın ihmali, beceriksizliği ve pişkinliği ile karşı karşıyayız.

Bunları unutmadık. Unutmayacağız.

“NEREDE BU DEVLET”

Benim kuşağım, ülkeyi sarsan tüm felaketlerde, “Nerede bu devlet” diye haykıran vatandaş haberlerini izleyerek büyümüş bir kuşak. Evet bir zamanlar Türkiye’de vatandaşın, “Nerede bu devlet” diye haykırma hakkına saygı duyulur, haberciler de bunu göstermekten çekinmezdi. Çünkü başına bir felaket gelmiş yurttaşın en tabii anayasal hakkıdır, “Nerede bu devlet” diye sormak; devlet tüm imkanlarıyla orada olsa bile.

Anlaşılan o ki bu ülkede artık “Nerede bu devlet” diye sormak ağır bir suç. Oysa devletin nerede olduğu konusunda tartışma yok, her zamanki yerinde. Birileri parmak sallayıp tehdit ederken bazıları da Ankara’dan hakaret etmekle meşguldü. İktidar ortağı partinin lideri, kendi memleketi olmasına rağmen günlerce deprem bölgesine uğramadığı halde, “Devlet yok diyenler kanı bozuk, kalite ve karakter yoksunu, sefil işbirlikçilerdir” dedi ki onlar belki evi ocağı yıkılmış, canını zor kurtarmış, sevdikleri enkaz altında kalmış depremzedelerdi, belki de o depremzedelerin acısını ciğerinde hisseden yurttaşlar. Hani ulus olmak kederde ve tasada, neşede ve kıvançta bir olmaktı ya biz ne vakittir bu iklimde hep kederde ve utançta birleşenleriz, birbirimize anlatıp birbirimizi dinliyoruz.

İktidarın büyük ortağı, “Şimdilik deftere yazıyoruz, savcılarımız gereğini yapacak” dedi. Bu kadar acıdan, bu kadar ölümden sonra, bu ülkeyi gerçekten seven insanlara hakaretler savurup parmak sallayadursun onlar, bir sabaha karşı kapımızı polis çalar mı endişesi artık yerini bir sabaha karşı tonlarca betonun altında kalır mıyız endişesine bırakmışsa, insanlar günlerce enkaz altında yardım beklemiş, analarını babalarını çıkarmak için parayla vinç tutmuşsa korku salmak kâr etmez artık.

Söylenecek söz belli: Devlet bu değil. Devlet, insanoğlunun geliştirdiği en önemli organizasyondur. Ve devlet insanı yaşatmak içindir. Çünkü söz konusu olan yaşam hakkıdır. Sosyal devlet – eğer olsaydı – yaşama hakkından kimsenin yoksun bırakılmayacağını, yasaların doğal olmayan ölümlere karşı ve hayatı tehlikede olduğunda insanların korunmasını, özetle yaşamın sürdürülmesini güvence altına alır. Bizim ülkemizde ise devletin varlığı yaşamlarımız için bir güvence değil, bir tehdidin vücut bulmuş hali. Bir sosyal devletin ne yapması gerektiğini söyleyenler, uyaranlar “Günü geldiğinde tuttuğumuz defterleri açacağız” diye tehdit ediliyor.

Demokrasinin iyice yerleştiği ülkelerde devlet ayrı bir şeydir, hükümet ayrı bir şeydir. Hükümete kim gelirse gelsin devletin temel işleyişinde köklü değişiklikler olmaz, olamaz.  Örneğin Japonya’da deprem konusunda hükümeti siyasi baskı altına almak için uğraşmaya gerek yoktur. Hükümetin bir eksiği olursa yerden yere vurulmasının önünde bir engel de yoktur. Zaten depremle mücadeleyi devletin tüm kurumları, sistemli şekilde kendiliğinden yaparlar.

Türkiye’de ise, özellikle de Tek Adam sistemine geçildikten sonra, devlet-hükümet-parti ayrımı tamamen kalktı. Ülkenin tüm kurumları bir tek kişiye bağlandı. O tek kişi, iktidarını sürdürebilmek için seçimde kazanmaya mecbur olduğundan her adımını seçim hesabıyla atıyor. Çünkü devlet de odur, medya da odur, yargı da polis de asker de odur. Yani tüm devlet kurumları ancak ve sadece Erdoğan’ın çıkarına göre hareket ederler. Yanlış olan şey bu ortamda siyaset yapmak değil, partili Cumhurbaşkanlığı propagandası yapmaktır. Seçim hesabı yapmaktır.

“HATAY GARİP KALDI, HATAY MAHZUN KALDI…”

Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremden bir yıl sonra, henüz yaralarını sarmaya çalışan Hatay’da, binlerce kişinin doldurduğu spor salonunda önce “İşte bir gerçeği sizlere şu anda söylüyorum” diye salondakileri uyardı, onların dikkatlerini çekti ve “Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez, Hatay’a geldi mi? (Salondan yükselen gürültüler arasında “Gelmedi!” sesleri zar zor anlaşılıyordu.) Bak şu anda Hatay garip kaldı, Hatay mahzun kaldı, şu anda Hatay’daki mevcut yerel yönetim maalesef, şu deprem olayından sonra ‘bad-el harab-ül Basra’ oldu. Nerede belediye başkanı? Yok” şeklinde gerçeği açıkladı. Ardından CHP’yi eleştirdi, tanıttığı başkan adayı sayesinde Hatay’da yeni bir dönemin kapısını aralayacaklarını anlattı. CHP Hatay Milletvekili Mehmet Güzelmansur da, “asrın felaketi” ile ilgili Erdoğan’ın bu açıklamasını, “asrın itirafı” diye niteledi.

Evet; Hatay halen mahzun. Zaman geçiyor gibi ama Antakya’mda hâlâ durmuş durumda. Üç yıl sonra Hatay’da deprem, geçmişte kalmış bir felaket olarak değil; etkileri devam eden, yönetilme biçimi tartışılan bir kriz olarak yaşanıyor. Birçoğumuz hâlâ bir felaket küresinin içinde sallanıyoruz. Yaşadığımız bu kürede yıkıntı var, enkazlar var, toz duman var, çadırlar var, soğuk (elektrik/su yok), geçim sorunları, işsizlik, çaresizlik, ölüm, acı var! milyonlarca insanımızın başı dönüyor sarsıntıdan. Hayatını kaybeden canlarımızın, aradan bunca yıl geçmesine rağmen henüz bulunamayan kayıplarımızın, evsizlerimizin [Üç yıl sonra Hatay’da on binlerce kişinin hâlâ konteyner kentlerde yaşadığı, sahadan aktarılan verilerle ve medya haberleriyle ortaya kondu]. Eğitim-İş’in “6 Şubat’ın 3. yılında, deprem bölgesinde eğitim hâlâ enkaz altında” başlığıyla yayımladığı raporda, aradan geçen üç yıla rağmen geçici çözümlerin sürdüğü, eşitsizliklerin derinleştiği ve öğrencilerin hâlâ konteynerde eğitim gördüğünü, eğitim emekçilerinin ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğu vurgulandı. Üç yılın ardından hâlâ inşası tamamlanmayan, planlaması dahi yapılmayan okullar var. Örneğin depremden önce yaklaşık 10 bin nüfusa sahip Hatay’ın Defne ilçesine bağlı, ilk okul sürecini yaşadığım Armutlu mahallesinde okul öncesi, ilkokul ve ortaokul mevcut iken mahalle imar planında okula yer verilmedi. Rezerv alana alınan Elektrik Mahalle’mde okul binası için alan ayrılmış olmasına rağmen okul binası ile ilgili hiçbir gelişme olmadı. Depremden sonra yıkılan (Hacı Ali Nur Lisesi, Çekmece Yılmaz Nurlu İlkokulu vb.) okul binaları yapılmadı.

Geçen yıl memlekete gittiğimde kendimi – yıllar önce kaybettiğim – annesiz, vatansız kalmış gibi hissettim. Gördğüm tarihi medeniyet şehri Antakya’mdaki manzara ürkütücü. Depremin vurduğu diğer hiçbir kentte olmadığı kadar ürkütücü. Çocukluğumun, gençliğimin şehri Antakya’m sadece fiziksel mekanlarını değil, kültürel dokusunu da kaybetti. Doğduğum büyüdüğüm mahalleler artık yok, tekrar aynı dokunun olmayacağına da inanıyorum. Tarihi dokunun bir daha yakalanamayacağını düşüyorim. Antakya’mın merkezinde Köprübaşı’nda, Armutlu/Elektrik/Çekmrce mahallerimde hummalı bir çalışma vardı. Altyapının hazır olmaması nedeniyle yollar sular/çamurlar içinde… Kamyonlar durmaksızın moloz taşıyor… İnsanlarımız çile çekiyor…Sorun yalnızca “Ev yapmak” değil; yaşanabilir bir hayat kurmamaktır.

ZAMAN VE MEKÂN ALGIMIZ YOK OLDU

Antakyalılar’ımın çoğu cennet gibi yerlerde olsa dahi sürgünde. Zaman ve mekan algıları dağılmış. Aileler yok olmuş.  Bırakın evlerini, şehrlerini, yaşam alışkanlıklarını bile terk etmek durumunda kaldılar… Göçebe kuşlar misali bir yerden bir yere savrulan hayatlar artık Antakyalı sevgili hemşehirlilerimin sıfatı…  Bu onların tekamülleri … Onların sınavları.  Ama göz göze geldikleri her insanın da sınavı.

Biliyorum hepimizin acı gerçekleri oldu, olacak belki de olmalı… Ama bir ömre bu kadar acı fazla dedirtti bizlere… Zaman ve mekân algılarımız yok oldu. Anılar ve gelecek zamanları yendi. Yakınlarımla/tanıdıklarımla, binlerce kilometre uzaklardan yaptığım her telefon görüşmelerde, nasılsınız diye sorduğumda, aldığım tüm cevaplarda burukluğu hissediyorum. Bu son günlerde, Eskişehire yerleşen bir yakınımla yaptğım telefon görüşmesinde; “Ben o geceyi her gün yaşıyorum’ Daha atlatamadım, her gün hâlâ sallanıyor gibiyim. Yıl dönümü yaklaştıkça daha da çok geriliyorum. O görüntü, o ses, o çığlıklar hiç kulağımdan gitmiyor. Zaten haftanın her günü rüyamda. Üç yıldır ben hep bunları yaşıyorum” dedi. Nasıl toplanır bu can kırığı bilir misiniz. Ben bilmiyorum. Antakyalı hemşerilerim de bilmiyor… Bilemiyecek….

6 Șubat’ta kaybettiğimiz, ailem fertlerimi ve tüm canlarımı rahmetle anıyorum. Yaralılarımıza acil şifalar, depremzade vatandaşlarımıza  sabır ve güç diliyorum.