(Deprem öncesinin Antakya’sına; belleğimin izleğini, saçlarımın rüzgarını, gözlerimin rengini, ruhumun sesini ve yaşamımın felsesini olusturan memleketime!…Yeniden, kararlılıkla yeniden o kadim ruha, o mirasa kavusacağımız zamanlara, tüm sorunlara karşı, varma inancıyla ve 2011 tarihli yazımda taşıdığım duyguyla, bir hafıza çağrısıdır.)
“Cam…Ateşin kumla dansından doğan parıltı…İnsanoğlunun gözündeki kamaşma, nefesindeki süreklilik. Sevginin, hüznün, yalnızlığın hatta gözyaşının topraktaki en güzel hali. İnsan emeğinin tarihe sığmayan evrimini anlatan gizem…

Bu gizem; Suriye, Sayda, Beyrut kıyı rüzgarlarının, Mısır ve Mezopotamya güneşinin beş bin yıl öncesinden Antakya’ya taşıdığı mirasla yeniden birleşiyor; Camın keşfedildiği ilk yerlerden olan bu kentte, 1940’ larda Suriye cam ustalarının katkılarıyla Asfuroğlu ailesi tarafından üretilmeye başlanan yeşil Antakya camına sızıyor; Şadi Asfuroğlu’nun elinde ata mirası ustalıkla, sanatsal bir estetiğe kavuşuyor, emek ve sevgiyle çeşitleniyor, çoğalıyor. Antakya Cam Evinde bin bir renk ve formda yüzyılların öyküsünü bugüne taşıyor.

BİR ÖYKÜNÜN PEŞİNDE
Antakya’da, bu öykünün gölgesinde rüzgarın kendine açtığı yolu izleyerek, birbirine açılan sokaklardan geçtiğinizde; kokuları ve sesleri iç içe geçmiş, renkleri bir olmuş kültürlerin; eski ile yeninin, yaşanılan ile özlem duyulanın aynı zamana sığdığı bir kavşakta bulursunuz kendinizi daima…Her sokak başı, kayıp zamanlardan tanıdığınız yeni bir eskiyi serer önünüze…Heyecanlanır, kendinizi; tanıdık eskinin bugüne ışınladığı bir kahraman gibi hisseder, keşfe çıkarsınız. Bu keşifte Antakya; gözlerinizin tanıklığında ruhunuza siner, coğrafyası yüzünüz olur. Nur Dağları, Akdeniz rüzgarının karıştırdığı saçlarınızdır artık. Asi nehrinin kıvrımları ağız çizginiz, Amik Ovasının yeşili gözlerinizin haresi oluverir. Sokak kıvrımlarına alışmışken ayaklarınız, kahve kokusu sizi sarmalar, eliniz zarif bir kapı tokmağına uzanır. İlk adımı attığınızda, size eşlik eden okşayıcı rüzgar, karşılar sizi…Şaşırırsınız…Haylaz çocuk misali sizden önce içeriye kaçmış, kapıda dikilivermiştir.
DUVARLARA ASILI DURAN SESLER
Kesme taşlarla kaplı geniş avlusu ile, eski bir Antakya Evi durmaktadır karşınızda. İki katlı, taştan yapılı, kapıları ve geniş uzun pencereleri tahta işlemeli bu ev; ancak Safranbolu evlerinde rastlanacak güzellikte yüksek ve gösterişli tahta işlemeli tavanları ile göz alıcı bir müzeye dönüştürülmüş. Güvercin seslerinin yankılandığı avluda, fesleğen ve hanım elleri ile donatılmış merdiven aralıkları… Halılarla kaplı divanlar, büyük sergi salonun hemen önünde duran taştan oyulma dibek… Sanki; içeriden aniden, elinde Antakya’ya özgü tarçınlı kakeleri ve sıcak çaylarıyla evin kadını çıkıverecekmiş gibi açık duran kapılar…Bir zamanlar burada yaşamış insanların seslerini, üzüntülerini, sevinçlerini, fısıltı ve korkularını içine hapsetmiş, dile gelmeye hazır duvarlar…

CAMIN ANLATTIKLARI
Her kapı arkasındaki duvara oyulmuş, evin bereketi ve kutsallığını koruyor gibi duran güneş kursu ve kutsal on ikiler figürü. Odalarda duvara gömülü şekilde yapılmış, oldukça geniş ve dikine uzun kanatlı yüklükler, özenle yerleştirilmiş aplikler ve cam raflar ile birer vitrine dönüştürülmüş; Işıl ışıl, renk a renk. Raflarda; küçüklü, büyüklü; pırıl pırıl; değişik dönem ustalarının elinden çıkma Antakya yeşil camından katremisler (kavanozlar). Kimi kalın boyunlu, kimi ince kuğu boyunlu; kimi çizgili tombul gövdeli, kimi sülün gibi ince, kıvrımlı…Antakya Tyche’sinin ( şehrin koruyucu şans tanrıçası) yüzünü taşıyan başlıkları ile ayaklı, ayaksız çeşitli formlarda gözyaşı şişeleri…Gözyaşının ruhunu,uğrunda döküleni içine almak istercesine incelip uzamış gibi duran, yeşilli kahverengili, ebruli, turkuaz… İnce, uzun çeşitli renk ve formda koku şişeleri, ilaç, zehir saklama kapları, kulplu kulpsuz amforalar. Antakya’nın kurucusu Selevkos 1. Nikotor’un sert bakışlı suratı ve vücudu şeklinde heykeller, başta Posedion ve Antakya Tychesine ait olmak üzere çeşitli rölyefler… Yüzükler, sikkeler, Roma, Bizans, Fenike dönemine ait Arkeoloji müzelerinde sergilenen bileziklerin, gözyaşı ve koku şişelerinin, ilaç, sıvı, zehir saklama kaplarının röprodüksyonları…Gözünüzün değdiği yerde; Posedionun kanatlarına takılıp, Akdeniz’e açılırsınız; Kybele’nin kucağındaki toprak zerresi olur, varlığa karışırsınız. insanlığın bin yılların ötesinden nefesini, ellerini ve terini duyumsar, gittiğiniz tarih sayfasından bugüne gelirsiniz. Bu güzellikleri gördüğünüzde, plastiğe yenik düşen bir dünyanın içimizden, kendimizden, ca(n)mdan koparıp götürdüğü binlerce yıllık bir değerin, yitmesinin hüznünü duyarsınız. Hüznünüzü, bu müzenin var olması sevinciyle sarmalar,camın sihrine bulanmış olarak, Müze içindeki ürün satış merkezinden aldığınız bir anforanın sıcaklığında, Antakya’nın sırlarını keşfe devam edersiniz…”
(HAYAT DERGi’nin Mart 2011 tarihli 5. Sayısında yayınlanmıştır.)