Beton Yükseliyor, Peki Ya Hatay’ın Ruhu?

Bir şehri yeniden kurmak mümkündür. Vinçler gelir, beton dökülür, yollar açılır, binalar yükselir. Yeterli zaman ve kaynak bulunduğunda fiziki yıkım büyük ölçüde onarılabilir. Asıl zor olan ise görünmeyeni yeniden inşa etmektir. 6 Şubat depremlerinin üzerinden yıllar geçti. Hatay’da yeniden inşa süreci önemli bir aşamaya ulaştı. Yeni konutlar teslim ediliyor, altyapı çalışmaları sürüyor. Bunun doğal sonucu […]

Bir şehri yeniden kurmak mümkündür.

Vinçler gelir, beton dökülür, yollar açılır, binalar yükselir. Yeterli zaman ve kaynak bulunduğunda fiziki yıkım büyük ölçüde onarılabilir.

Asıl zor olan ise görünmeyeni yeniden inşa etmektir.

6 Şubat depremlerinin üzerinden yıllar geçti. Hatay’da yeniden inşa süreci önemli bir aşamaya ulaştı. Yeni konutlar teslim ediliyor, altyapı çalışmaları sürüyor. Bunun doğal sonucu olarak da depremden sonra kurulan konteyner kentlerin kademeli şekilde boşaltılması gündemde.

Aslında bu, olağan bir süreç.

Dünyanın her yerinde büyük afetlerin ardından geçici barınma alanları kurulur. Amaç, insanların güvenli bir yaşam alanına kavuşmasını sağlamaktır. Bu yerleşimler, adından da anlaşılacağı gibi geçicidir. Kalıcı konutlar tamamlandığında ise normal hayata dönüş başlar.

Hatay da bugün tam bu eşikte bulunuyor.

Hatay Valiliği süreci başlattı. Kaymakamlıklar vatandaşlarla toplantılar yapıyor. Bir yanda yeni evine kavuşmak isteyenler var. Diğer yanda teslim edilen konutlardaki eksikliklerin giderilmesini bekleyenler…

Hayat pahalılığı nedeniyle konteyner kentte yaşamayı ekonomik açıdan daha sürdürülebilir bulanlar da var. Kamu yönetimi ise geçici barınma alanlarının artık asli işlevini tamamladığını ve normalleşmenin önündeki bu geçiş döneminin sona ermesi gerektiğini düşünüyor.

Bu tartışmanın her tarafında haklı gerekçeler bulunuyor.

Fakat belki de yanlış soruyu tartışıyoruz.

Asıl mesele, konteyner kentlerden kimin ne zaman çıkacağı değil.

Asıl mesele, insanların döneceği Hatay’ın nasıl bir şehir olacağıdır.

Çünkü deprem yalnızca binaları yıkmadı.

Mahalleleri dağıttı.

Komşuluk ilişkilerini zayıflattı.

Şehrin ortak hafızasını sarstı.

Hatay, yüzyıllardır farklı inançların, farklı kültürlerin ve farklı kimliklerin aynı sokakta yaşayabildiği ender şehirlerden biriydi. Bu şehri değerli yapan yalnızca tarihi eserleri değildi.

Asıl zenginliği, birlikte yaşayabilme kültürüydü.

Bugün o kültür de önemli bir sınavdan geçiyor.

Deprem sonrası göçlerle mahalleler değişti. Esnaf müşterisinden önce komşusunu kaybetti. Çocuklar birlikte büyüdükleri sokaklardan uzaklaştı. Aileler farklı şehirlerde yeni hayatlar kurdu.

İşte bu nedenle konteyner kentlerin boşaltılması yalnızca idari bir karar olarak görülmemeli.

Bu süreç aynı zamanda Hatay’ın sosyal dokusunun yeniden kurulacağı dönemin başlangıcı olabilir.

Elbette yeni konutlara taşınmak normalleşmenin önemli bir parçasıdır. Ancak aynı mahalle kültürü yeniden kurulamazsa, yalnızca adresler değişmiş olur.

Şehirler sadece binalarla var olmaz; insan ilişkileriyle yaşar.

Dünyada deprem yaşamış pek çok kent yeniden ayağa kalktı.

Ama hepsi eski ruhunu geri kazanamadı.

Çünkü betonu yeniden üretmek kolaydır.

Güveni, komşuluğu, aidiyet duygusunu ve ortak yaşam kültürünü yeniden üretmek çok daha zordur.

Hatay’ın geleceği de tam burada şekillenecek.

Başarı, sadece kaç konutun teslim edildiğiyle ölçülmeyecek. Aynı zamanda insanların yeniden birbirine komşu olabilmesiyle, çocukların yeniden aynı sokaklarda oynayabilmesiyle, çarşıların yeniden eski canlılığına kavuşabilmesiyle ölçülecek.

Hatay’ın en büyük mirası mozaikleri, kiliseleri, camileri ya da tarihi çarşıları değildir.

Onun gerçek mirası, bütün bu değerlerin arasında birlikte yaşamayı başarabilen insanlarıdır.

Eğer bu mirası koruyabilirsek, yeniden yapılan binalar sadece birer yapı olmayacak; yeniden kurulan bir hayatın temeli olacak.

Aksi hâlde yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda, depremde yalnızca evlerimizi değil, bizi Hatay yapan ruhu da kaybettiğimizi konuşuyor olacağız.

Exit mobile version