Bilimden Uzaklaşırken

Geçtiğimiz hafta, Özlem Yüzak’ın Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Türkiye bilimden uzaklaşıyor” başlıklı haberi, 1960 yılında ulusal bilim politikalarına yön vermek amacıyla kurulan ve son yıllara kadar Türkiye’nin en önemli bilim kurumlarından TÜBİTAK’ın, tamamen siyasi denetim altına alınmasının sonuçlarını ele alıyor, ülkemizin bilimde, nereden nereye sürüklendiğini açıkça gözler önüne seriyordu.

Bilim insanlarının araştırma kanallarının kapatılması, desteklerinin kesilmesi, dergi yayıncılığının engellenmesi gibi olayların Türkiye’de bilimin gelişmesine ağır bir darbe indirdiği belirtilen haberde, bilimsel araştırma özgürlüğünün bir ülkenin kalkınmasındaki temel dinamiklerden biri olduğu, fikir özgürlüğü olmayan toplumlarda yaratıcı düşüncenin de oluşamadığı ve eninde sonunda ekonomik gelişmenin de tıkandığı vurgulanıyordu.

İç karartan haber, bilimin büyük çatışmalar, çekişmeler, tartışmalar ve kavgalarla dolu tarihini anımsattı bana; çağdaş bilimin doğduğu yüzyıla götürdü beni.

1610 yılında Venedik’teki İngiliz büyükelçisi Sir Henry Wotton, Kral James I’e yazdığı bir mektupta şunları söylüyordu:

“Galileo Galilei adında bir yazar yeni bir âlem kurmak istiyor. Dedikleri yanlış çıkarsa adam yandı, ama doğru çıkarsa dünya değişecek efendim.”

Dünya “dönüyor” muydu “duruyor” muydu? Hareket halindeki bu cisimlerin oluşturduğu evrenin biz neresinde bulunuyoruz? Evrenin merkezi acaba bizim dünyamız mı? Ve biz merkez olunca tüm o gök cisimleri bizim etrafımızda mı dönüyorlar?

Galileo Galilei, Kopernik’in varsayımından yola çıkarak, yerküremizin Güneş etrafında döndüğüne insanoğlunu ikna etmek gibi çok zor bir işe soyunmuştu. Ancak, çıkarlarının tehlikede olduğunu gören Aristotelesçi profesörler Galileo’yu cephe almışlar, Kilise yetkililerinin gözünde karalamaya çalışarak Engizisyon’a gizlice ihbar etmişlerdi.

1616 yılında Vatikan’ın kardinallerinden Bellarmino, Floransa’da yaşayan Galileo’yu zorla Roma’ya getirtiyor ve Vatikan, Galileo’ya “Dünya dönüyor” görüşünü ne yazılı ne de sözlü olarak hiçbir yerde ve hiçbir vesileyle açıklamaması uyarısında bulunuyordu. Vatikan’ın uyarısı demek o tarihte ölümle burun buruna yaşamak demekti. Bir süre köşesine çekilen Galileo, bir yandan büyük yapıtını gizlice hazırlıyor, bir yandan da bu fikirleri halka nasıl yayabileceğini düşünüyordu.

Galileo, dostu Kardinal Barberini’nin papalık makamına gelmesiyle yüreklenerek suskunluğunu bozdu. 1632 yılında “İki Büyük Dünya Sistemi Üzerine Diyalog” adlı ünlü kitabını yayımladı. Bu kitaba başladığı zaman altmış yaşındaydı ve hastalığının sık sık tekrarlanmasına karşın, ondan sonraki beş yılının en üst düşünme gücünü ve en ustalıklı yazı yeteneğini bu kitaba aktardı.

Kitap, Salviati (Galileo fiziğinin savunucusu), Simplicio (dogmatik bir Aristoteles yanlısı) ve Sagredo adındaki üç kişinin arasında geçen konuşmaları içeriyordu. Kitabın tümü bu üç konuşmacının görüş alışverişi şeklinde gelişiyor ve dört günde tamamlanıyordu. Bütün konu yerküre dönüyor mu, dönmüyor mu yoksa hareketsiz mi duruyor sorusu etrafında işleniyordu. Bir yandan güneş merkezli sistemin doğruluğu ince tartışmalarla kanıtlanırken öte yandan resmi görüşle alay ediliyordu. Kitap, piyasaya çıkar çıkmaz beklenmeyen bir ilgi topladı ve Avrupa’ya yayılmasıyla kopan gerçek bir alkış tufanı, yaşlı bilimciye de ulaştı. Bütün önemli bilim merkezlerinden bilimcilerden, krallardan, kitabı okuyup Galileo’nun yeni bilimindeki gerçeği ilk kez gören sıradan insanlardan kutlamalar yağdı. Ancak bu alkışlara katılmayanlar da vardı.

Sonunda, 21 Haziran 1633’te Galileo, 1616 yasağını çiğnemekten suçlu bulundu. Ertesi gün kovuşturmacıların önünde diz çöktü; önceden hazırlanmış olan özür dileme metnini titrek bir sesle yavaş yavaş okudu. Bruno’yu yakarak cezalandıran Engizisyon, Galileo’ya daha yumuşak davranarak onu ev hapsine mahkûm etmekle yetinecekti.

Galileo’nun dedikleri ve yazdıkları doğru çıktı. Güneş merkezli sistem için sürdürdüğü mücadele ile modern bilimi başlatırken, düşünce özgürlüğüne de öncülük etmiş, şunları söylemişti:
“İnsanın kavrayış ve keşif yeteneklerine kim sınır koyabilir? Doğanın kitabı matematik sembollerle yazılmıştır. Aslında, ‘Doğa, matematiğin diliyle konuşmaktadır’ demek lazım. Bu dilin harfleri, üçgen, daire ve diğer geometrik figürlerdir… Ne zaman hayret etmeyi bırakır da şeyleri kavramaya başlarım? Ben kimim? İnsan nedir? Üzerinde yaşadığım bu dünya nedir?.. Bize duyular, akıl ve zekâ bahşetmiş olan Tanrı’nın bunları kullanmamamızı istediğini hiç sanmıyorum.”

Türkiye adım adım bilimden uzaklaşıyor; Galileo Galilei, dünyamızı aydınlatmaya devam ediyor…

Orhan Tüleylioğlu

(Visited 1 times, 1 visits today)