7 Ağustos’ta Keçiören Belediyesi’nin Türk Dünyası’nı bir araya getirdiği organizasyona katıldım. Belediye, imkânlarını sonuna kadar zorlayarak yalnızca güzel bir etkinlik değil, kanaatimce yıllarca hatırlanacak bir buluşma ortaya koymuştu.
O gün o kadar çok not almışım ki ancak bu hafta toparlayabildim.
Fakat notlarımı karıştırırken zihnim sürekli aynı yere dönüyordu: Keçiören’deki tarihî Çoban Mektebi’ne…
Bugün Atatürk Ankara Millî Mücadele Müzesi olarak yaşayan bu bina, yalnızca Cumhuriyet tarihinin değil, Osmanlı’nın üretim ve eğitim anlayışının da önemli miraslarından biri.
Ankara Numune Tarlası ve Çoban Mektebi, II. Abdülhamid döneminde tarım ve hayvancılığı geliştirmek, özellikle Ankara keçisinin yetiştirilmesi ve ıslahı ile tiftik üretimine ilişkin bilgiyi bilimsel yöntemlerle öğretmek amacıyla kuruldu. Daha sonra Millî Mücadele yıllarında Halide Edip Adıvar’dan Yunus Nadi’ye, Hamdullah Suphi Tanrıöver’den Mehmet Akif Ersoy’a kadar çok önemli isimlere ev sahipliği yaptı.
Keçiören Belediyesi’nin böylesine kıymetli bir yapıyı yaşatmasını ve tarihimizin farklı dönemlerini aynı çatı altında gelecek nesillere anlatmasını bu nedenle ayrıca değerli buluyorum.
Çünkü o binanın bize anlattığı mesele yalnızca geçmiş değildir.
Ankara Keçisini Kaybettik, Dersini Kaybetmeyelim
Ankara keçisi ya da dünyada bilinen adıyla “Angora Goat”, yüzyıllar boyunca Anadolu’nun önemli ekonomik değerlerinden biriydi. Ankara’nın tiftiği yalnızca bir hayvancılık ürünü değildi; üretim, dokumacılık, ticaret ve şehir ekonomisinin önemli unsurlarından biriydi.
Sonra dünya bu değeri keşfetti.
1838’de Ankara’dan 12 teke ve bir dişi keçi Güney Afrika’ya götürüldü. Tekelerin kısırlaştırıldığı, ancak dişi keçinin gebe olduğunun sonradan ortaya çıktığı tarihî kayıtlarda anlatılıyor. Ardından yeni sevkiyatlar geldi.
Güney Afrika’nın iklim şartları, sistemli yetiştiricilik ve ıslah faaliyetleriyle birleşince Anadolu’nun bu genetik mirası başka bir coğrafyada büyük bir ekonomik sektörün temelini oluşturdu.
Meseleyi yalnızca “birkaç keçi götürüldü” diye okumak büyük resmi kaçırmak olur.
- yüzyıl sömürgeciliği yalnızca toprak işgal etmiyordu. Ham maddeyi, genetik kaynakları, üretim bilgisini ve ekonomik değeri de kendi sistemine aktarıyordu. Ankara keçisinin hikâyesi de bu açıdan ibretliktir.
İngiliz sömürgesi Güney Afrika’da gelişen üretim, zaman içerisinde Anadolu tiftiğinin uluslararası pazardaki üstünlüğüne rakip hâle geldi.
Ben buna tarihî ve ekonomik mirasımızın elimizden alınmasının örneklerinden biri olarak bakıyorum.
Çünkü bir millet yalnızca toprağını korumakla bağımsız kalamaz.
Tohumunu, hayvan ırkını, ustasını, mühendisini, çiftçisini, çobanını ve en önemlisi üretim bilgisini de korumak zorundadır.
Çoban Mektebi’nin bana bugün söylediği tam olarak budur.
Bir Ülkeyi Nitelikli İnsan Ayakta Tutar
“Çoban” kelimesini bazen küçümseyerek kullanıyoruz.
Oysa bundan bir asırdan fazla zaman önce devlet, hayvancılığın bile yalnızca geleneksel yöntemlerle sürdürülemeyeceğini görmüş; bu işi yapan insanın eğitimli olması gerektiğini düşünmüş ve bunun için mektep kurmuştu.
Bu anlayış bugün bize çok daha fazla lazım.
Çiftçimizin de eğitimlisi, teknisyenimizin de eğitimlisi, ustamızın da eğitimlisi, yazılımcımızın da eğitimlisi, çobanımızın da eğitimlisi gerekiyor.
Her alanda nitelikli insan yetiştirmeden üretim ekonomisi kurulamaz.
Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca bankasındaki para değildir. O ülkenin ne ürettiği, nasıl ürettiği ve üretim bilgisini gelecek kuşaklara aktarabilecek insan yetiştirip yetiştiremediğidir.
Ankara keçisinin hikâyesi bize başka bir şeyi daha öğretiyor:
Sizin değer vermediğiniz bir değere başkası değer verir, geliştirir, markalaştırır ve günün sonunda size satar.
Dolayısıyla Çoban Mektebi’ni gezerken geçmişe nostaljiyle bakmak yetmez. Oradan bugünün Türkiye’si için bir kalkınma dersi çıkarmamız gerekir.
Belediyelerin Dış İlişkilerinin Partisi Olur mu?
Keçiören’deki Türk Dünyası buluşması bana başka bir eksikliğimizi daha gösterdi.
Türkiye’deki belediyelerin uluslararası ilişkilerini zaman zaman mensup oldukları siyasi partilerin ideolojik sınırları içerisinde yürüttüklerini görüyorum.
Burada özellikle sormak istiyorum:
Bu işin partisi mi var?
Bir belediye CHP’li olabilir, AK Partili olabilir, MHP’li olabilir, İYİ Partili olabilir veya başka bir siyasi parti tarafından yönetilebilir.
Ama belediye başkanlarının siyasi kimlikleri değişse de o belediyelerin devlet içindeki hukuki kimliği değişmez.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki bütün belediyeler, devletimizi devlet yapan kanunlara göre kurulmuş Türkiye’nin belediyeleridir.
Öyleyse uluslararası belediyecilik ilişkilerini neden yalnızca siyasi ve ideolojik yakınlıklar üzerinden okuyalım?
Sosyal demokrat belediyeler elbette Sosyalist Enternasyonal eksenindeki uluslararası yapılarda ilişkiler geliştirsin. Muhafazakâr belediyeler kendi siyasi aileleriyle temas kursun. Liberal veya milliyetçi belediyeler kendilerine yakın uluslararası ağlara katılsın.
Bunların hiçbirine itirazım yok.
Tam tersine:
Oraya da üye olalım, buraya da.
Mesele dünyaya kapanmak değil; dünyaya daha fazla açılmaktır.
Fakat Türk Dünyası söz konusu olduğunda parti rozetlerimizi bir kenara bırakmayı da öğrenmeliyiz.
Neden Her Belediyemiz TDBB’de Olmasın?
Türk Dünyası Belediyeler Birliği bugün 30’a yakın ülkeden yaklaşık 1.200 belediyeyi bir araya getiren uluslararası bir yerel yönetim ağıdır.
Kültürel mirasın korunmasından belediyeler arasında bilgi paylaşımına, eğitimden kardeş şehir ilişkilerine, ortak projelerden uluslararası işbirliğine kadar geniş bir faaliyet alanına sahip.
Benim naçizane görüşüm şudur:
Türkiye’deki bütün belediyeler, hangi siyasi parti tarafından yönetilirse yönetilsin, Türk Dünyası Belediyeler Birliği’nde yer almayı değerlendirmelidir.
Hatta muhalefet belediyelerinin burada çok daha görünür olması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü Türk Dünyası herhangi bir siyasi partinin mülkü değildir.
Türkistan yalnızca sağcıların değildir.
Balkanlardaki Türk mirası yalnızca milliyetçilerin değildir.
Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Azerbaycan veya Kuzey Kıbrıs’la ilişki kurmak herhangi bir partinin ideolojik tekeline bırakılamaz.
Türk Dünyası hepimizindir.
Üstelik mesele yalnızca tarih ve duygusal bağlardan ibaret de değildir. Önümüzde enerji yollarından lojistiğe, ticaretten savunma sanayiine, turizmden eğitime uzanan muazzam bir coğrafya bulunmaktadır.
Belediyeler de Türkiye’nin bu coğrafyayla ilişkilerinde önemli birer diplomasi aktörüdür.
Bugün dünyada buna “şehir diplomasisi” deniliyor.
Bir belediye başkanının Semerkant’ta, Bakü’de, Bişkek’te veya Astana’da kurduğu ilişki yarın bir Türk şirketinin önünü açabilir. Bir kardeş şehir anlaşması öğrencilerin değişimine dönüşebilir. Bir kültür projesi turizm hareketliliği yaratabilir. Teknik belediyecilik tecrübesinin paylaşılması yıllarca devam edecek kurumsal ilişkilerin başlangıcı olabilir.
Bunun sağcısı-solcusu olur mu?
Keçiören’in Hatırlattığı Şey
7 Ağustos’taki organizasyondan benim çıkardığım en önemli sonuçlardan biri buydu.
Keçiören Belediyesi, Türk Dünyası’nın farklı renklerini aynı zeminde buluşturmak için belediyenin imkânlarını gerçekten sonuna kadar kullanmış. Organizasyonun ölçeği, katılımı ve oluşturduğu atmosfer nedeniyle emeği geçenleri tebrik etmek gerekir.
Aynı belediyenin Çoban Mektebi gibi bir tarih mirasına sahip çıkması da bana göre aynı anlayışın başka bir yüzüdür.
Bir tarafta geçmişi korumak, diğer tarafta aynı medeniyet havzasının bugünkü temsilcilerini buluşturmak…
İkisi birbirinden bağımsız değildir.
Çoban Mektebi bize üretmenin ve nitelikli insan yetiştirmenin önemini anlatıyor.
Ankara keçisinin Güney Afrika’ya uzanan hikâyesi, kendi ekonomik ve genetik değerlerimize sahip çıkmazsak başkalarının onları nasıl değerlendirebileceğini hatırlatıyor.
Türk Dünyası buluşması ise sahip olduğumuz tarihî ve stratejik coğrafyanın değerini yeniden gösteriyor.
Bize düşen, bütün bunları siyasi partilerin günlük rekabetinin üzerine çıkarabilmek.
Çünkü nereli olursak olalım, hangi partiye oy verirsek verelim bütün belediyeler bizim, Türk Dünyası hepimizin.
Tarih ve coğrafyanın Türkiye’ye sunduğu bu stratejik imkândan yararlanmak yalnızca bir partinin veya bir belediyenin değil, 86 milyon vatandaşımızın hakkıdır.
Çoban Mektebi’nden çıkardığım ders de budur:
Elimizdekinin kıymetini bilmezsek başkaları bilir.
Bu kez Ankara keçisinde yaptığımız hatayı, Türk Dünyası’nda yapmayalım.
Deniz Büstani
