BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ’NDEN BİR TÜRKİYE MANZARASI

    Türk edebiyatının usta kalemi Ahmet Hamdi Tanpınar yıllar evvel söylemiş:                          “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.”   Biz bugün hâlâ aynı cümleyi kurabiliyorsak ve eğreti de durmuyorsa…   Bu Tanpınar’ın mı marifeti, yoksa ülkenin mi?   Elbette ülkenin.   Aşikar ki iyi zamanlardan geçmiyoruz. Gelecekten harcayarak […]

 

 

Türk edebiyatının usta kalemi Ahmet Hamdi Tanpınar yıllar evvel söylemiş:  

 

                     “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.”

 

Biz bugün hâlâ aynı cümleyi kurabiliyorsak ve eğreti de durmuyorsa…

 

Bu Tanpınar’ın mı marifeti, yoksa ülkenin mi?

 

Elbette ülkenin.

 

Aşikar ki iyi zamanlardan geçmiyoruz. Gelecekten harcayarak günü kurtarmanın telaşına kapıldık gidiyoruz. Gittikçe tek adam otokrasisine dönüştürme/sürdürme çabaları toplum katmanlarını gün geçtikçe daha fazla rahatsız ediyor.

 

GÖRÜNTÜLER NORMAL DEĞIL

 

Geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesinde biri kız, diğeri erkek öğrenciler için inşa edilmiş iki yurdun açılışı çok konuşuldu, hâlâ konuşulmaya da devam ediyor.

 

Herhangi bir ülkede bir Cumhurbaşkanı’nın böyle bir yurt açılışında bulunması kadar tabii bir durum olamaz. Ama bizde birtakım kurumların taşıdığı sembolik anlamlar kendi asli anlamlarını geride bırakıyor çoğu zaman.

 

Türkiye’ye yakışmayan o görüntüleri izlemişsinizdir. Neler gördük neler. Toma’lar gelmiş. Çevik kuvvet gelmiş… Barikatlar oluşturulmuş. Mahalenin dört köşesini çevik kuvvet sarmış. Öğrencilerin giriş – çıkışı kısıtlanmış. AKP Gençlik Kolu dışındaki öğrenciler kampüse alınmamış, dersler iptal edilmiş, Erdoğan’ı protesto etmek isteyen öğrenciler gözaltına alınmış, okul içindeki ve çevresindeki tüm işletmeler bir günlüğüne kapatılmış ve konferansa katılması için dışarıdan AK Parti üyesi farklı üniversitelerde okuyan öğrenciler kampüse sokulmuş.

 

Cumhurbaşkanı öğrencilerle, öğretim üyeleri ile bir araya gelmeyecek mi? Gelecek ama, öğrenci ve hocalardan arındırılmış, sadece “gençlik seninle gurur duyuyor”/Sizi başımızdan eksik etmesin sloganları atacak bir grup ve seçilmiş öğrenci ve öğretim üyeleriyle…

 

Peki bunun olması normal mi?  Asla, “normal olmayan” bir durum var ortada. Türkiye’ye özgü bir tuhaflık… Öğrencilerin girmesi yasak. Sadece polisler ve tomaların girebildiği bir üniversite. Akıllara zarar. Açılışta hiç bir öğrenci bulunmadığına göre kim için yapıldı o yurtlar? Bir üniversitenin bünyesindeki bir yurdun açılış törenine katılmayı en çok hak eden, davet edilmesi gereken o üniversitenin öğrencileri değil midir?

 

Asıl sorun, bir kesimin gözünde Boğaziçi Üniversitesi de “Toplumun değerlerine dayanmayan/kendi değerlerine yabancılaşmış, ülke çıkarları konusunda gaflet ve dalalet, hatta ihanet içinde bulunan” bir zümrenin yuvalandığı yer olarak görüyor. Nitekim “öğrenci yurtlarının hizmete açılması töreni” sanki birilerinin elindeki bir kale fethedilmiş gibi yansıtıldı.

 

Ziyaretin planlaması ve organizasyonu da çeyrek asırlık bir iktidar tecrübesini yansıtmaktan uzaktı. İçi beni yakar dışı eli. Dışı, Amerikan filmlerindeki gibi Showtime. İçi, bilimsel prensiplere, mantıklı bir temele oturtulamamış yerli tiyatro.

 

Demokrasinin güçlendiği söylenen bir ülkede üniversite kapıları öğrencilere kapatılıyorsa, dersler tatil ediliyor, giren çıkan birkaç kez aranıyorsa, ortada büyüyen şey demokrasi değil, apaçık korkudur. Öyle ya; Erdoğan gelecek diye kampüsü asıl sahibi olan öğrencisine, hocasına, personeline kapatmak… Gençleri sabahın köründe yurtlarından çıkarmak… Her yeri adım başı polisle doldurmak… Tüm bunlar korkudan değilse nedendir?

 

BİZ VE ONLAR DİLİ

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan yurt açılışında konuşurken “Üniversite sayımızı 76’dan 208’e çıkardık” diyor. Boğaziçi’ne hakim olma mücadelesi yerine, 208 adet daha Boğaziçi oluşturmaya çalışılsaydı, herhalde çeyrek asırlık bir iktidar döneminin ardından “En başarısız olduğumuz alan eğitim” sözünün tekrarına gerek kalmazdı (Her yıl yayımlanan OECD’nin hazırladığı Bir bakışta Eğitim 2025 raporuna göre Türkiye’de “Her 4 üniversite mezunu yetişkinden 1’i işsiz” ; “Her 3 gençten 1’i ne eğitimde ne istihdamda”). Ama geçen yıllar geri gelmiyor ve manzara böyle toma’lı, çevik kuvvetli, bariyerli ve maalesef öğrencisiz oluyor. Türkiye adına şık görüntüler değil.

 

Oradaki öğrencilerden birinin “Siz gittikten sonra belki yarın bir gün linç kampanyasına maruz kalacağız ama onlar azınlık, burada güçlü olan biziz, bizim sesimiz çıkıyor” şeklindeki sözleri ise epeyce düşündürücüydü.

 

Kendi ifadesiyle “Güçlü olan, sesi çıkan, çoğunluğun” bir üyesinin “zayıf olan, sesi çıkmayan azınlık”la ilgili şikayeti en azından tuhaftı. Asıl korkutucu olan, durduramayacaksınız denilmesi. Artık nereye gidiyorsak.

 

Siyasetin meşrulaştırdığı ve popülerleştirdiği “Biz ve onlar” dilini gençlerin düşünmeden kullandığını görmek de üzücüydü. Ancak, anayasadaki ifadeyle, “devletin ve milletin birliğini temsil” makamında bulunan Cumhurbaşkanı’nın bu sözlere parti başkanı şapkasıyla cevap vermesi de talihsizlik oldu.

 

İktidara ister muhalif isterse taraftar olsun, aklı başında insanların çoğunun gönlünden aynı hayıflanma geçti: Erdoğan orada “Hiç onlara kafayı takma, bak arkanda kim var” diye partisinin il başkanını göstereceğine, “Yapmayın evladım, hepiniz bu ülkenin çocuklarısınız. Geçmişten ders alın, omuz omuza verip bu ülkenin geleceği için birlikte çalışın” gibi bir şeyler söyleseydi keşke. Universitelerde kimsenin arkasına bakmaya gerek yuktur; hukukun, akademik özgürlüğün ve eşitliğin arkasında olmak yeterlidir. Gençlere il başkanını değil, ilmi, bilmi ve hukuka bağlılığı etmeniz gerekir. Birilerine arka çıkılacaksa, Cumhurbaşkanı olarak halkın tamamına eşit davranmalı, bütün gençlerin hamiliğini üstlenmelisiniz.

 

Keşke iktidar medyası da ülkenin cumhurbaşkanının ülkedeki bir eğitim kurumunu ziyaretini “Düşman elindeki kalenin ele geçirilmesi” olarak göstermeseydi…

 

Yazık çok yazık, türbanlı öğrencilerin üniversitelerimize giremediği, yasağın bütün üniversiteleri kasıp kavurduğu bir dönemde Boğaziçi başörtülü öğrencilerin bir şekilde kapısından içeri girip dersleri takip edebildiği nadir özgürlük adalarından birisi olarak karşı çıkmış; giyim ve kuşamımıza, öğrencimize karışamazsınız demiştir. Orada herkes eşitti. Görüşleri fikirleri inançları ayrı da olsa, herkes birbirine saygı duyar, dış ve iç müdahalelere karşı, yek vücud olurlardı. Her tür öğrenci, başı açık, kapalı, solcusu, sağcısı, dindarı, dinsizi. Bibirlerinin haklarını korur saygıda kusur etmezlerdi. Adını analım, Boğaziçi rektörü Prof. Dr. Ayşe Soysal bu zemini hazırlamıştı.

 

Ben o zamanlar Galatasaray Üniversitesi’nde görevliydim; sık sık Boğazici’ye gider, meslektaşlarımla buluşur, etkinliklerine katılırdım. Tayyip Erdoğan’ın Başbakan ya da Cumhurbaşkanı olarak, diyelim Boğaziçi kantininde öğrencilerle oturup, birlikte çay içebileceği – sohbet edebileceği bir ortamın oluşturulmasını tahayyül ettim. O ortam başarılabilirse ülke çapında dindar – seküler fay hatlarında yumuşamaya kapı aralanacağını, Türkiye’nin farklı bir iklime evrileceğini düşünmüştüm.

 

BÜYÜK BİR ÇÖZÜLME

 

40 yıllık aktif hayatım boyunca üniversitede öğrencilerle yol yürümüş bir akademisyen olarak, Türkiye’nin en saygın üniversitelerinden biri olan Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör atanmasıyla başlayan beş yıllık sürecinden sonra geçen hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gelişi sırasında yaşanan için üzgünüm. Elbette bir ülkenin cumhurbaşkanının ülkesinin bir üniversitesini ziyaret etmesinden, ülkesinin bir üniversitesinin bünyesindeki yurdun kurdelesini kesmesinden daha doğal, daha sıradan, daha normal ne olabilir? Ama söyleyeyim: O görüntüler ülkemiz adına da Cumhurbaşkanı Erdoğan adına da hoş/şık görüntüler değildi. Yakışmadı.

Boğaziçi, aklın, özgürlüğün, eleştirinin ve kurumsal özerkliğin birlikte var olabildiği nadir alanlardan biriydi. Üniversitenin gücünü akademik özgürlüğünden, rasyonel yönetim ve kurumsal akıldan nasıl aldığını kendim yakından izleyerek/yaşayarak deneyimledim.

O yüzden bugün yaşananları ben de bir- çokları gibi büyük bir çözülme olarak tanımlıyorum. Ve bu çözülmenin bedelini sadece Boğaziçi Üniversitesi değil tüm Türkiye ödüyor ve ödeyecek. Boğaziçi Üniversitesi, yaklaşık on yıl önce uluslararası akademik kriterlere göre Türkiye’nin en üst sıralarında yer alıyordu. 2015-2020 döneminde bazı küresel sıralamalarda dünyada ilk 200 içinde gösterilen, Türkiye’den bu düzeye ulaşabilmiş ender üniversitelerden biriydi. Bugün ise aynı listelerde 300-400 bandına, bazı endekslerde daha da alt sıralara gerilemiş durumda. Şunu gördük ki akademik özgürlük, kurumsal istikrar ve liyakat aşındığında, bunun bilimsel üretime ve uluslararası itibara yansımaması mümkün değil.

VE ASIL SORU

 

Bugün, yapay zekânın bilgi üretimini hızla taklit edebildiği bir çağdayız. Bu çağda üniversitenin değeri, bina sayısıyla ya da tabelayla değil; özerkliği ve etik kapasitesiyle ölçülür. Bu kaybolduğunda: Diploma sembolik bir kâğıda dönüşür. Akademik unvanlar güven kaybeder. Üniversite, bilgi üreten değil, bilgiyi içi boşaltılmış bir biçimde dolaşıma sokan bir kuruma evrilir.

Boğaziçi’nde yaşananlar, tam da bu eşiğin nasıl geçildiğini gösteriyor. Çünkü özerk üniversite, sorgulayan akıl ve bağımsız bilim, merkeziyetçi iktidar anlayışları için denetlenmesi en zor alanlardır. Bilim, doğası gereği itaat üretmez; soru üretir. Üniversite susturulduğunda yalnızca akademi değil, toplumun geleceği de yönetilebilir hale gelir. Ve tam da bu yüzden, akıl, bilim ve üniversite bugün hedefte.

 

——

Rahmet ve bereket ayı Ramazan hepimiz için mübarek olsun, değerli okuyucularım.

 

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.

Bordeaux, Cuma 20 Șubat 2026

Exit mobile version