Bölge Yanarken

İran-İsrail gerilimi artık yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma olmaktan çıkmış durumda. ABD’nin zaman zaman doğrudan sahaya müdahil olması, İran’ın Körfez’deki Amerikan üslerini hedef alması ve İsrail’in aynı anda birden fazla cephede faaliyet yürütmesi, Ortadoğu’yu yeni bir dönemin eşiğine getirmiş görünüyor. Ancak dikkat çekici olan yalnızca askeri hareketlilik değil. Asıl dikkat edilmesi gereken, bölgenin toplumsal […]

İran-İsrail gerilimi artık yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma olmaktan çıkmış durumda. ABD’nin zaman zaman doğrudan sahaya müdahil olması, İran’ın Körfez’deki Amerikan üslerini hedef alması ve İsrail’in aynı anda birden fazla cephede faaliyet yürütmesi, Ortadoğu’yu yeni bir dönemin eşiğine getirmiş görünüyor.

Ancak dikkat çekici olan yalnızca askeri hareketlilik değil. Asıl dikkat edilmesi gereken, bölgenin toplumsal dokusunda meydana gelen kırılmalar ve bu kırılmaların gelecekte yaratabileceği sonuçlardır.

İsrail bir yandan Lübnan’da Hizbullah ile düşük yoğunluklu çatışmalarını sürdürürken, diğer yandan uzun vadeli stratejik hedeflerine uygun bir zemin oluşturmaya çalışıyor. Lübnan’da yaşanan gelişmelere bakıldığında, yalnızca Hizbullah’a yönelik bir siyasi veya askeri mücadeleden söz etmek yeterli değildir.

Son dönemde Lübnan’da yürütülen propaganda faaliyetlerinin önemli bir kısmı doğrudan Hizbullah’ı değil, Şii kimliğini hedef almaktadır. Bu durum doğal olarak karşı cephede de tepki üretmekte, mezhepsel kutuplaşmayı derinleştirmektedir. Şiiler kendilerini hedef altında hissettikçe daha sert pozisyonlar almakta, buna karşılık bazı Sünni çevrelerde de radikal söylemler yükselmektedir.

Sorun yalnızca Müslüman topluluklarla da sınırlı değildir.

Mezhepsel gerilim arttıkça Hristiyan topluluklar da bu kutuplaşmadan etkilenmekte ve kendi içlerinde daha sert güvenlik refleksleri geliştirmektedir. Böylece toplumun bütün kesimleri birbirinden uzaklaşırken ortak ulusal kimlik zayıflamaktadır.

Tam da bu süreçte İsrail, Lübnan’ın güneyinde fiili kontrol alanlarını genişletmeye devam etmektedir.

Birçok yorumcu İsrail’in nihai hedefinin Beyrut olduğunu ileri sürse de bana göre İsrail’in önceliği şu aşamada Beyrut değildir. Öncelik, çevre bölgelerde uzun vadeli kontrol mekanizmaları kurmak ve sahayı kendi güvenlik perspektifine göre yeniden şekillendirmektir.

Bu noktada Suriye cephesi ayrı bir önem taşımaktadır.

Suriye’de rejimin çöküşünün ardından İsrail’in hızla Cebel el-Şeyh (Hermon) bölgesine yönelmesi tesadüf değildir. Hermon Dağı, hem Suriye hem de Lübnan coğrafyasını gözetleyebilen stratejik bir noktadır. Bu bölgeye yerleştirilecek radar, elektronik dinleme, erken uyarı ve hava savunma sistemleri sayesinde geniş bir coğrafya üzerinde üstünlük sağlamak mümkündür.

Suriye’nin güneyinde yaşanan gelişmeler de dikkatle takip edilmelidir.

Özellikle Süveyda çevresinde yaşanan olaylar, mezhepsel ve etnik hassasiyetlerin yeniden hareketlenmesine yol açmıştır. Normal şartlarda mezhebi ayrışmaların belirleyici olmadığı Suriye toplumunda son dönemde bazı kırılmaların oluştuğu gözlemlenmektedir. Bu kırılmalar bugün görünenden çok daha büyük sonuçlar üretebilir.

Elbette bütün gelişmeleri yalnızca İsrail’e bağlamak da eksik bir değerlendirme olur.

Fransa’nın Suriye’de nüfuz alanı oluşturma çabaları, azınlık grupları üzerinden yürütülen diplomatik faaliyetler ve çeşitli uluslararası konferanslar dikkat çekmektedir. Aynı şekilde ABD de bölgedeki her denklemde etkisini sürdürmeye çalışmaktadır.

Rusya ise sahada farklı yöntemlerle pozisyon almaya devam etmektedir. Özellikle Suriye kıyı hattında yaşanan gelişmeler, Moskova’nın ilerleyen dönemde kullanabileceği yeni nüfuz alanları oluşturmaya çalıştığını göstermektedir.

Ortadoğu’da hiçbir güç boşluğu uzun süre boş kalmaz.

Bu nedenle bugün Lübnan’da, Suriye’de ve Irak’ta yaşanan her gelişme aslında geleceğin siyasi haritasının küçük parçalarıdır.

Temmuz ayına da giriyoruz artık.

Ortadoğu’yu uzun yıllardır takip edenler bilir; bölgede birçok kritik askeri operasyonun ve büyük çatışmanın yaz aylarında yoğunlaştığı yönünde yaygın bir kanaat vardır. Özellikle Temmuz ayı, bölgedeki birçok aktör açısından stratejik hesapların hızlandığı, sahadaki hareketliliğin arttığı ve risklerin yükseldiği bir dönem olarak görülür.

Bu nedenle Temmuz ayı yaklaşırken Lübnan’da yaşanan gelişmeleri, Suriye’nin güneyindeki hareketliliği, İran-İsrail gerilimini ve Doğu Akdeniz’deki askeri hazırlıkları birbirinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir.

Bugün Almanya’dan Fransa’ya, İngiltere’den ABD’ye kadar birçok merkezde Ortadoğu’nun geleceğini konu alan konferanslar düzenleniyor. Bölge üzerine planlar hazırlanıyor, raporlar yazılıyor ve yeni senaryolar oluşturuluyor.

Buna karşılık bizim gündemimiz çoğu zaman günlük siyasi tartışmaların ötesine geçemiyor.

Oysa bölge ateş altında.

Türkiye’nin çevresinde yaşanan gelişmeler yalnızca komşu ülkelerin sorunu değildir. Bu gelişmelerin ekonomik, güvenlik ve siyasi sonuçları doğrudan Türkiye’yi de etkilemektedir.

Siyasi partiler arasındaki tartışmaların, iç politik çekişmelerin ve günlük polemiklerin gölgesinde asıl gündemi kaçırma riskiyle karşı karşıyayız. Oysa sınırlarımızın hemen ötesinde yeni dengeler kuruluyor, yeni ittifaklar şekilleniyor ve geleceğin Ortadoğu haritası adım adım çiziliyor.

Gerçek gündemi konuşmak bazen popüler değildir. Ekranlarda ve köşe yazılarında yeterince yer bulmayabilir. Ancak bugün yaşananları görmezden gelmek, yarın karşılaşılacak riskleri ortadan kaldırmaz.

Benim görevim hüküm vermek değil; gördüğümü yazmak, dikkat çekmek ve uyarmaktır.

Belki bu satırlar büyük merkezlerde değil, Antakya’da kaleme alınıyor. Ancak bazen bir kuyuya atılan küçük bir taşın oluşturduğu dalga, beklenenden çok daha uzağa ulaşabilir.

Bölge yanıyor. Bölge yeniden şekilleniyor. Ve ne yazık ki biz hâlâ çoğu zaman yangının dumanını değil, yalnızca gölgesini konuşuyoruz.

Exit mobile version