Çıkarlara dayalı yapılaşma kentleri yaşanmaz hale getiriyor

Çıkarlara dayalı yapılaşma kentleri  yaşanmaz hale getiriyor

İMO Hatay Şube Başkanı Harbiyeli, 17 Ağustos Depreminin yıldönümünde yaptığı açıklamada, hala gerekli derslerin alınamadığına vurgu yaptı …

İnşaat Mühendisleri Odası Hatay Şube Başkanı Selim Harbiyeli, 17 Ağustos Depreminin yıldönümü nedeniyle yapığı basın açıklamasında, gerekli derslerin günümüzde hala alınamadığını söyledi. Oda binasın da yapılan ve yönetim kurulu üyelerinin de yer aldığı basın açıklamasında konuşan Harbiyeli, bilimin, tekniğin ve insan yaşamının dikkate alındığı bir kentleşme ve yapılaşma yerine, kişi ve grup çıkarlarına dayalı bir yapılaşma anlayışının kentlerimizi yaşanmaz bir hale getirdiğini bildirdi, ormanlar, ağaçlar, yeşil alanlar, su havzaları, park ve bahçelerin yok edilerek kentlerde boş alan bırakılmadığını, kentlerimizin, küresel iklim değişikliklerinin etkisi altına sokularak afetlere açık hale getirildiğini ifade etti, güvenli yapı ve yaşanabilir bir çevrenin yaratılmasının önceliklerimiz arasında yer almadığına vurgu yaptı.

Afet kader değildir …

Depremin bir doğa olayı olduğunu, afeti ise çoğu zaman insanların yarattığını söyleyen Harbiyeli bu nedenle afetlerin kader olmadığına dikkat çekti. Ülke tarihinin en büyük ve sonuçları itibariyle en acı depremlerinden biri olan Marmara Depreminin üzerinden 18 yıl geçtiğini, 17 Ağustos 1999 Gölcük merkezli Doğu Marmara depreminin binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına, milyarlarca liralık ekonomik kayba neden olduğunu belirten Harbiyeli, “Bu yıl da,17 Ağustos Depremi’nin yıldönümü nedeniyle bir kez daha depremi hatırlayacağız. Topraklarımızın büyük bir kısmının deprem tehlikesi altında bulunduğunu kısa bir süre sonra unutacağız. Oysa uzunca bir süredir Çanakkale, Manisa, Adıyaman ve İzmir ilimiz, son olarak ta Muğla ilimiz ve ilçeleri depremden nasibini aldı. 6.6 büyüklüğünde olan deprem aynı zamanda bir su hareketine (tusunamiye) neden oldu. Bodrum ve Datça’da yapılar hasar gördü. Deniz kıyısında bulunan tekne ve otomobiller üst üste yığılarak çalışamaz hale geldi. Can kaybı olmasa da panik ve korku ile koşuşan ve pencerelerden atlayarak yaralanan insanlar oldu.
Ülkemiz; deprem, sel ve su baskını ve taşkın gibi doğal olayları sıkça yaşıyor, yaşamaya da devam edecek. Derelerin taşmasından, sel ve su baskınlarından Trakya’da bulunan kentlerimiz de büyük ölçü de etkilendi.2009 yılında İstanbul ve çevresinin yağmur ve sele teslim edilmesiyle 33 yurttaşımızın yaşamını yitirmesi karşısında söylenenler, ne yazık ki bir kez daha tekrarlandı. Üstelik dere yataklarında bulunan yapıların yıkılacağı, dolgu alanlarının dikkate alınacağı ve bu alanların yapılaşmaya açılmayacağı söylenmesine rağmen, eskiye rahmet okutacak ölçüde bir yapı stokunun oluşması; bizlere, ‘suçlu ayağa kalk’ dedirtecek kadar “insaf” ötesi bir durumu gündeme getiriyor. Kentleşme ve imar konularında yapılan ‘rant odaklı’ uygulamalar doğal olan bir yağmur olayını afete dönüştürüyor. Bugün kişi başına 1.5 m2 yeşilin olduğu; ağacın, ormanın ve su havzalarının yok edilerek boş alanların betona teslim edilen bir kentle karşı karşıyayız. Bu kent 7 ve üzeri deprem bekleyen İstanbul’dur. Her zaman olduğu gibi bilim ve mühendislik dışı yapılaşma ve kentleşme anlayışı bir tarafa bırakılıp, dere yataklarının yapılaşmaya açılması ve yağan yağmur suyunu alacak toprağın kalmaması ve derin bodrum kazılarının yer altı drenaj sistemini bozması dikkate alınmıyor, yağan yağmur suçlu olarak ilan ediliyor. Yazılı ve görsel basının büyük çoğunluğu “çok yağmur yağdı” anlayışıyla konuyu gündeme getirdikleri için, sorunun doğru bir zeminde tartışılmasının olumsuzluğuna örnek oluyorlar” dedi.

17 Ağustos 1999 Gölcük Merkezli Deprem Milat Olsun Demiştik! Oldu mu?

17 Ağustos 1999 tarihinde yaşamış olduğumuz Gölcük merkezli depremin, 1939 yılında yaşanan Erzincan depreminden sonra büyük ölçüde can kaybı yaratan bir deprem olduğuna değinen Harbiyeli, yaklaşık olarak 20 bin insanımızı toprağa gömdüğümüzü, binlerce insanımızın yaralandığını,300 binden fazla yapımızın da yıkıldığını veya hasar gördüğünü söyledi ve açıklamasında şunlara yer verdi: “Yapıların % 6’sı yıkıldı,%7’si ağır ,%12’si de orta ölçekte hasar gördü. Açıkçası 17 Ağustos 1999 depremi, %25 mertebesinde yapı stokunun kullanılmaz hale gelmesine neden oldu. Ayrıca İstanbul başta olmak üzere çevre iller de bulunan yapı stokunun yıkılması veya hasar görmesi büyük bir yüzleşmenin olması gerektiğini de ortaya koydu. Kaçak ve mühendislik hizmeti almadan üretilen yapıların oldukça fazla olduğu ve yaşanacak bir deprem de can ve mal güvenliğinin büyük bir tehdit altında bulunduğunu ülkemizi yönetenlerin önüne serdi. Gölcük merkezli deprem kuzeyden güneye, doğudan batıya her aileye az veya çok ölçüde dokundu. Büyük bir ekonomik kayıp ortaya çıktı, binlerce insan evsiz ve işsiz kaldı. Kent merkezli ve büyük bir deprem olarak tarihe geçti. Ülkemizi ve kentlerimizi yönetenler “deprem gerçeğini” yeni anladıklarını ifade ettiler. Bu nedenle biz; ’17 Ağustos Depremi’ ülkemizin bir ‘MİLADI’ olsun diye tarihe not düştük.

Depremle oluşan can kayıplarını kadere bağlayıp sorumluluktan kaçmak doğru değildir …

Deprem bir doğa olayıdır. Bu gerçek kabul edilmeli fakat bilimin ve mühendisliğin gerekleri de yapılmalıdır. Depremle birlikte ortaya çıkan can ve mal kayıplarını ‘kadere’ bağlayarak sorumluluktan kaçıp kurtulma anlayışı doğru değildir. Her afetten sonra sık sık yapılan ‘yara sarma’ anlayışının dışında bilimin, tekniğin, mühendisliğin ve aklın gerektirdiği işlerin yapılması öncelikler arasında yer almalıydı. Yapılarımızın deprem riski taşıması değil deprem güvenliği olacak şekilde üretilmesi gerekirdi. Bu anlayış doğrultusunda alınacak önlemlerle deprem zararlarını kabul edilebilir sınırlara indirmek mümkün olabilirdi.
Ülkemizi, kentlerimizi, yapılarımızı depreme karşı hazırlamanın üç temel yolu bulunmaktadır. İlki mevcut yapı stokunun iyileştirilmesi, onarılması ve güçlendirilmesidir. İkincisi yeni yapılacak olan yapıları; bilimin, tekniğin ve mühendisliğin ortaya koyduğu ilkeleri yapı üretim sürecinin içine sokmaktır. Bu nedenle proje üretim sürecinden başlayarak yapı üretim sürecinin tüm evreleri sertifikalı mühendisler tarafından denetlenmelidir. Ayrıca ortaya çıkabilecek riski azaltmak için yapıların sigorta kapsamına alınması da deprem zararlarını azaltmanın bir yolu olarak söylenebilir.
Yaşamış olduğumuz orta büyüklükte bir depremde bile yapılarımızın hasar görmesi ve can kayıplarının ortaya çıkması yapı stokumuzun büyük bir risk taşıdığını önümüze seriyor. Ülkemizde yaklaşık olarak yirmi milyon mertebesin de yapı stoku bulunmaktadır. Fakat yapı envanteri ile ilgili olarak bütünlüklü bir çalışma ortaya konmamıştır. Yapılan bazı çalışmalar da dikkate alınmamıştır(Zeytinburnu, Fatih, Bakırköy gibi). Bu nedenle 17 Ağustos Depreminin ortaya koyduğu bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor. 7 ve üzeri büyüklükte bir deprem bekleyen İstanbul başta olmak üzere; bilimin ve bilimsel bir planlamanın gerekleri yapılarak çarpık, düzensiz ve kaçak olarak üretilen yapıların güvenli ve yaşanabilir bir çevreye dönüştürülmesi gerekiyordu.”

Kentlerimiz depreme hazırlıklı değil …

Belli kişi ve gruplara çıkar sağlama adına tüm bilimsel gerçeklerin üzerinin çizildiğini, depreme, su taşkınlarına ve sele teslim edilen kentlerin yaratıldığını söyleyen Harbiyeli, bugün İstanbul ve diğer kentlerimizin deprem afetinin yanında, insan eliyle yaratılan dört yeni afetle karşı karşıya bırakıldığını, kentlerimiz bu afetleri yaşadığını, daha da yaşayacağını bildirdi ve şunları dile getirdi: “Kentlerimiz depreme hazırlıklı değil. Sel ve su baskınları doğal bir hal aldı, afete dönüştü. Isı adaları oluştu iklim değişti. Hava düne göre çok daha fazla kirlendi. Yeni inşaat ve kentsel dönüşüm uygulamaları sosyal ve toplumsal sorunları artırdı.

Kent politikaları rant için değil, toplum yararı için yapılmalı …

Marmara Depreminin 18. yılında bir kez daha hatırlatmak gereğini duyuyoruz; kent politikaları, yapılaşma; bilime, tekniğe ve akla uygun bir perspektifle, rant için değil, toplum yararı için yapılmalıdır. Sonuç olarak;
ülkemiz toprakları büyük ölçüde deprem tehlikesi altında bulunuyor. Nerede ise her gün ülkemizin bir yerinde bir deprem yaşıyoruz. Yapılarımızın önemli bir kısmı kaçak ve mühendislik hizmeti almadan üretilmiştir.17 Ağustos Depremi yapılarımızın %25’ini oturulamaz duruma getirmiştir. Orta ölçekli depremler de bile yapılarımız hasar görüyor can kayıpları oluyor. Bilimin tekniğin ve mühendisliğin gerekleri yapılmıyor. Deprem yönetmelikleri uygulanmıyor, yapı denetim mekanizması işlemiyor. Her yıl çok sayıda mühendislik diploması verilmesine rağmen kaliteli bir eğitim yapılmıyor. Oldukça fazla yüksek yapı yapılmasına rağmen bu yapılarla ilgili bir yönetmeliğimiz bile yok. Profesyonel mühendislik yaşamının düzenleyicisi olması gereken meslek Odalarının yetkileri giderek budanıyor. Ticari kaygı teknik kaygının önüne geçiyor. Bilgi ve beceriye dayalı yöneticilerin yerini şirket ve cemaat ilişkileri alıyor, liyakat yok sayılıyor. Üniversite, meslek odası ve endüstri arasında olması gereken işbirlikleri önemsenmiyor.
Afet, bir doğa olayının kendisi değil doğurmuş olduğu sonuçlardır. Doğanın kendi kuralları her zaman işleyecektir. Önemli olan yaşanacak olayları afete dönüştürmeyecek yapıların üretilmesi ve sağlıklı bir çevrenin yaratılmasıdır. Biz inşaat mühendisleri Odasının ve Odaya bağlı şubelerin yöneticileri olarak geleceğe endişeyle değil, güvenle bakmak istiyor ve bu isteğimizin her zaman arkasında olacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz. Çünkü toplumsal duyarlılığımız, yaşamın kutsallığına olan inancımız, bilimsel ve mesleki gerçeklikler bunu gerektiriyor. Bunlar yapılmadığı takdirde sürekli olarak acı
çekmeye devam edeceğiz.” -Mehmet ÖZGÜN-

(Visited 1 times, 1 visits today)