Büyük yazarlar ve büyük metinler genellikle toplumumuzu daha iyi anlamamıza, kim olduğumuzu daha iyi tanımamıza olanak sağlar. Öykü ve roman yazarı Mehmet Rauf, Türk edebiyatında ilk psikolojik “Eylül” romanında şöyle bir cümle geçer :
“Nedir bu insanın içten içe çürüyüşü…”
Eğer bir toplumda adalet zedelenmiş, samimiyet kaybolmuş, vicdan susmuşsa, orada birey de zamanla içten içe çökmeye başlar. Bireyin bu çöküşü bir salgın gibi yayıldığında zamanla toplumun kendisi de çürümeye başlar.
Bu çürümenin temelinde, bireylerin “biz” bilincinden uzaklaşarak yalnızca kendi çıkarlarını gözettiği bir bencillik yatar. Liyakatin yerini kayırmacılık, dürüstlüğün yerini aldatma, ortak faydanın yerini kişisel menfaat aldığında, toplumun temelleri sarsılır. Kurumlar, varoluş amaçlarından saparak içi boşaltılmış birer kabuğa döner. Adalet dağıtması gereken hukuk, güçlünün sopası haline gelir; bilgi üretmesi gereken eğitim ise vasatlığı yücelten bir çarka dönüşür.
Ancak bu çürüme, toplumun kaderi değildir. Çözüm, yine bireyin kendisinde, susan vicdanın sesini yeniden duymasında ve “ben” hapishanesinden çıkarak “biz” diyebilmesinde saklıdır. Bu, her şeyden önce bir ahlaki uyanış ve irade gerektirir.
Çürüme nasıl ki bireyde başlayıp yayılıyorsa, yeniden doğuş da adaleti ve dürüstlüğü hayatının merkezine koyan bireylerin omuzlarında yükselecektir. Unutulmamalıdır ki en karanlık gecenin ardından söken şafak, o karanlığa inatla direnenlerin eseridir.
ÇÜRÜMENİN AYAKLARI : TEFESSÜH, DEKADANS, YOZLAȘMA
Yapısal bir çöküş yaşıyoruz. Artık neredeyse rutinleşen ahlaki, hukuki, siyasi skandallar, toplumun tefessüh ettiği kanaatini hızla yaygınlaştırıyor.
Tefessüh Arapça. İçten içe bozularak çözülme, çürüme demek. Çoğu zaman dışarıdan fark edilmeyen, içeride yavaş yavaş ilerleyen bir dağılma süreci. Dokunun çözülmesi, maddenin lif lif ayrılması, canlılıktan cansızlığa geçiş… Tefessüh kavramı, kendiliğinden, dışarıdan bir müdahale olmadan; tamamen iç dinamiklerin belirlediği bir bozulmayı ifade ediyor.
Tefessühün üç ‘alamet-i farikası’ var: İçten başlaması, sürekli olması, ve geri döndürülmesinin çok zor olması. Bu yüzden fiziksel çürümeden çok, kurumsal, ahlaki ve zihinsel çözülmeleri tarif etmek için kullanılıyor. Osmanlı düşünce dilinde tefessüh, devlet ve toplum eleştirilerinde sıkça geçen bir kavram. Islahat metinlerinde, müesseselerin şeklen ayakta görünürken fiilen işlevsizleşmesi, suretâ varlıkları süren kuralların içlerinin boşalması ve ahlaki çürümenin rutinleşmesi anlamlarında kullanılmış. İbn Haldun çizgisinde bakıldığında tefessüh, bir yapının çökmeden önceki son evresi.
Diğer bir benzer kavram ‘dekadans’. De- (aşağı, geri) ve cadere (düşmek) kelimelerinden türetilmiş olan Latince “decadentia” kavramı Fransızcaya “décadence”, Türkçeye “dekadans” olarak geçmiş. Bir kültürün, toplumun ya da sanat anlayışının içsel çözülme, değer kaybı ve düşüş sürecine, dekadans deniyor.
Bu, ahlaki, estetik ve düşünsel enerjinin tükendiği; yaratıcılığın yerini taklit ve yapaylığa bıraktığı bir süreç. Tabir, başlangıçta fiziksel veya siyasal gerileme için kullanılırken, 19. yüzyılda anlamı genişlemiş; özellikle kültürel ve sanatsal çözülmeyi anlatan kavramsal bir terim haline gelmiş.
Dekadans, basitçe ‘ahlaksızlık’ ya da ‘zevk düşkünlüğü’ değil. Biçimin içeriğin önüne geçmesi, aşırı bireycilik ve narsisizmin yükselmesi, yaratıcılığın yerini tekrar ve pastişin alması, hayatla bağın zayıflaması, irade kaybı…
Üçüncü bir kavram: Yozlaşma. “Yoz”, Türkçede verimsiz, soysuz, aslı bozulmuş anlamında kullanılan bir sıfat. Yozlaşma, canlı bir kaynaktan kopup kısırlaşmayı ve bir değer sisteminin özünü kaybedip, sadece şekil olarak sürmesini ifade ediyor. Değerlerin araçsallaştığı, ilkelerin çıkarlarla yer değiştirdiği, kuralların artık istikamet tayin edemediği, çalışıyor gibi görünen sistemin aslında kendi kendini taklit etmekten başka bir şey yapamaz hale geldiği bir vasat.
Yozlaşma da aniden gerçekleşen bir şey değil. Önce ilkelerde gedik açan bir istisna yapılıyor, sonra o istisna normalleşiyor, nihayet istisna ilke hale geliyor. Siyasette kamu yararı söylemiyle özel çıkarın korunması, hukukta adalet diliyle keyfî kararların alınması, akademide bilimsel biçimin ardında fikrî tembellik yapılması, toplumda ahlak(çılık) söylemiyle ahlaksızlığın perdelenmesi şeklinde tezahür ediyor.
ÜLKEDE ÇÜRÜME VAR
Ülke çürüyor. Yarınlarımız çürüyor. Çocuklarımızın geleceği çürüyor. Doğal kaynaklarımız çürüyor. Ülke topyekün çürüyor. Hukuku bir kere kendi çıkarılarınız, siyasetiniz, kendi manfaatleriniz doğrultusunda eğip bükmeye başladığınızda, buraye gelirsiniz. Toplum çürür, çöker. Bugün, maalesef ve maalesef, bu ülke çökmüş durumda. Bu ülkenin Cumhuriyet kurumları çökmüş durumda. Cumhuriyet kurumlarının kültürleri çökmüş durumda. Bu ülkenin anayasasal düzeni çökmüş durumda. Bu ülkenin siyaset düzeni çökmüş durumda Bu çöküntü topluma sirayet etmiş, toplumsal ahlakımız çökmüş durumda.
Anayasal çürüme
Bu kavramlaştırmayı yapanlara göre “anayasal çürüme”, anayasadaki küçük bozulmaların tekrar etmesi, uzun sürmesi durumunda ortaya çıkıyor. “Anayasa’yı bir defa delmekle bir şey olmaz” mantığının vaka-i adiye hâlini alması, yani sıradanlaşması durumunda kendini gösteriyor.
Kavramın üzerinde çokça duran Yale Üniversitesi profesörü Jack Balkin’e göre anayasal çürüme, özellikle şu dört faktör öne çıktığında yaşanır:
i- Yurttaşların, devlet kurumlarına güven kaybı;
ii- Aşırı kutuplaşmanın yurttaşlar arası düşmanlık düzeyine varması;
iii- Derinleşen ve kronikleşen ekonomik eşitsizliklerin baş göstermesi;
iv- Basiretsiz politikaların siyasal felakete (örneğin savaş, büyük göç dalgası, bazı kurumların çökmesi vs.) dönüşmesi.
Buradan baktığımızda Türkiye’nin durumu her başlığı karşılıyor. Bu yönüyle anayasal olarak çürümüş olan bir “cumhuriyet” altında yönetiliyoruz. Dün akşam Mutlak Butlan kararını veren İstinaf Mahkemesi, CHP kurultaylarını onaylayan YSK kararlarını yok saymış, yetki gaspı yapmıştır. Oysa kongre ve seçimler konusunda, seçim yolsuzlukları dahil, tek yetkili YSK’dır, kararlarına itiraz bile edilemez. (Anayasa 79) Anayasanın vazgeçilmez dediği siyasi partilerin kaderi ile ilgili kararı bir tek o mahkeme verebilirdi. Artık yok…. Çok tehlikeli bir yolda sürüklendik. Türkiye hukuk devleti olmaktan çıkıp iktidardevleti oluyor…
Bu kötü gidişin tek sorumlusu kötü gidişin aktörleri değildir, bunu bilelim. Bilelim de vicdanları aldatan sorumsuzluğun rehavetine kapılmayalım. Hiç öyle kolay değil… Değerler kayboluyorsa, seviye düşüyorsa, hukuk geriliyorsa ve en nihayet demokrasi zayıflıyorsa yapan kadar yapılmasına göz yumanların, kayıtsız kalanların ve bilhassa mani olabilecekken olmayanların mesuliyeti vardır.
Siyasi çürüme
Siyaset, yalnızca güç elde etme ve o gücü koruma mücadelesi olarak görüldüğü zaman toplum için en büyük tehlikelerden biri ortaya çıkar. Çünkü böyle bir anlayışta hakikat geri plana itilir; doğruluk, vicdan ve ahlak yerini stratejiye, fırsatçılığa ve çıkar hesaplarına bırakır. Güce ulaşmayı tek hedef haline getiren anlayış için önemli olan neyin doğru olduğu değil, neyin işe yaradığıdır. İşte tam da bu nedenle toplum, günübirlik hesaplarla hareket eden siyasetçiler karşısında savunmasız hale gelir.
Max Weber siyaseti “güç elde etme ve gücü paylaşma mücadelesi” olarak tanımlarken aslında modern siyasetin temel gerçeğine işaret ediyordu. Fakat Weber aynı zamanda siyasetin “sorumluluk ahlakı” olmadan felakete dönüşeceğini de vurguluyordu. Güç tutkusu, ahlaki sorumlulukla sınırlandırılmadığında toplumun ruhunu kemiren bir mekanizmaya dönüşebilir.
Siyasetçi kendinden olanlara karşı değil; tarihe, topluma ve hakikate karşı sorumludur. Eğer yönetici yalnız kendi çevresini, kendi grubunu veya kendisine yakın olanları merkeze alarak hareket etmeye başlarsa toplumun ortak vicdanını zedeler. Çünkü adaletin olmadığı yerde sadakat büyür; liyakatin olmadığı yerde bağlılık kutsanır. Bu ise toplumun bütün dinamiklerini zamanla çürütür.
İbn Haldun devletlerin çöküşünü anlatırken yönetenlerin kendi çevrelerini kayırmasının toplumsal çürümeyi hızlandıracağını söyler. Çünkü devletleri ayakta tutan şey yalnız güç değil, adalet duygusudur. Adalet zedelendiğinde insanlar sisteme değil, kişilere bağlanmaya başlar. Bu da kurumsal yapıyı zayıflatır.
Öğrencilik ve akademik hayatımı geçirdiğim üniversitenin adını taşıyan Montesquieu ise “Cumhuriyetin temeli erdemdir” der. Erdem kaybolduğunda kanunlar yerinde dursa bile toplumun ruhu çökmeye başlar. Bugün insanların siyasete duyduğu güvensizliğin temelinde de tam olarak bu vardır; ilkenin yerini fırsatın, hakikatin yerini menfaatin alması.
İslam düşüncesinde ise siyaset hiçbir zaman sadece iktidar arayışı olarak görülmemiştir. İmam Gazali devlet yönetimini insanın ahlaki sorumluluğundan bağımsız ele almaz ve “Adalet bozulursa toplum çözülür” der. Çünkü adalet yalnız hukuk metinlerinde değil, yönetenlerin vicdanında yaşar. Vicdanını kaybeden siyaset, en sonunda topluma korku ve güvensizlik üretir.
Bugün yaşadığımız temel sorunlardan biri de, bazı belediye başkanları ve parti mensupları hakkında ortaya atılan iddialar, özel hayat tartışmalar ve parasal zaaflara ilişkin kamuoyunda oluşan rahatsızlıkları; iktidar-muhalefet arasındaki milletvekili ve belediye başkanı transferlerini; Mutlak butlan” kararıyla görevlerine iade edilen Kemal Kılıçdaroğlu ve kadrosunu gördükçe, kendi hayatlarında da ilkelerin değersizleştiğine inanmaya başlamasıdır. Oysa insanı mutlu eden şey yalnızca güç değildir. Gerçek huzur; ailesine, komşusuna, akrabalarına ve topluma karşı vicdanen, ahlaken sorumluluk hissederek yaşayabilmektir. İnsan kendisini yalnız çıkar ilişkileri üzerinden tanımladığında iç huzurunu da kaybeder.
Gandhi ilkeden yoksun bir siyaseti dünyadaki yedi büyük günah arasında değerlendirir. Hatta bu yedi büyük günah çalışmadan kazanılan servet, vicdansız keyif, kişiliksiz bilgelik, ahlak yoksunu iş hayatı, insanlık dışı bilim, fedakârlık barındırmayan ibadet ve ilkesiz politikadır. Bizler ise bu günahların arasında kaybolduk. Hayatımızın büyük bir evresinde yolsuzluk banknotları ile mesnetsiz iddialar iç içe geçti. “Siyasette her şey başarıya odakladır” anlayışı her şeyi talan etti, buna karşılık “ahlaki amaçlara ahlaki araçlarla ulaşılır” prensibi defterlerden silindi.
Kılıçdaroğlu, mutlak butlan kararından bir gün önce çektiği videosunda seslendiği “vicdan sahibi, yurtsever ve asil yurttaş”lara “Bu yürüyüş bir iktidar yürüyüşüdür. Halkın umudunu yeniden ayağa kaldırma yürüyüşüdür” demişti.
“Kemal Kılıçdaroğlu, milletin çıkarlarını kendi ikbali için müzakere etmez” diye konuşmuştu. Şimdi göreceğiz umudu. Henüz kesinleşmemiş bir yargı kararıyla yaratılmak istenen fiili duruma maruz kalan “asil yurttaşlarda” büyüyecek şeyin umut mu umutsuzluk olduğunu göreceğiz. Ancak milyonlarca muhalif seçmene büyük bir hayal kırıklığı yaşatan bir siyasetçi, ahaliye vicdan, yurtseverlik ve asalet dersi vermesin. Güya CHP’ye oy veren insanlara sesleniyor… Dürüstlük, temizlik, arınma… Ne hoş kelimeler değil mi… Ama bir dakika… Sayın 13 seçim kaybetmiş eski genel başkan… Siz bizi geri zekâlı zannedebilirsiniz, ama biz sizin zannettiğiniz kadar saf ve aptal değiliz. Üstelik 13 kere hüsrana uğratılmış insanlarız biz… Derdimiz ne o parti, ne bu parti, ne o kişi, ne de diğeridir. Derdimiz memlekettir. Ölçüleri olan insanı ve kurallı bir toplumu çağıracağız.
Sosyal çürüme : Toplumsal Değer Yargılarımız da Alt Üst
Atatürk’ün, bir milletin yeniden ayağa kalkması için ilham verici bulduğu Grigory Petrov’un, “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı eserinde tehlikeye işaret ediyor: “Milyonlarca halk bedenen, ruhen, fikren ve ahlaken çürüyor da, hiç kimse bu kokuşmuşluğu görmüyor. Herkesin karakteri bozulmuş veya herkes bu yozlaşmışlığa alışmış da bunu doğal bir durum sanıyor sanki. Ama bu böyle mi olmalıdır?”
Ülkemiz uzun yıllardır bir “çingene mitolojisi”nde de değinilen bir lanetin içinde salınıyor. Çingene bedduası, “olağanüstü zamanlarda yaşayasın”mış. Biz faniler, zamana özgü krizlere alıştık, her birinden çocukların oynadığı seksek oyunundaki gibi atlama becerisini göstermeye şartlandık. Kimi eşiği atlamayı üstünlük kurarak, alavare dalavere ile sağlama yolunu tuttu; kimi de namusunu ön plana aldı ama bozuk düzende yalnızca kendini değil, tüm ailesini yaktı. Böylece toplumsal değer yargıları da alt üst oldu. Etikten yoksun bir anlayış insanların güzel gelecek hayallerini biçti.
Tefessühten, dekadanstan, yozlaşmadan yakınıyorsak kendimize sormamız lazım: Acaba önceleri daha iyi, daha vicdanlı, daha ahlaklı bir toplum muyduk? Yoksa kendimizi aslında olduğumuzdan çok farklı olduğumuza mı inandırmıştık? Adil, empati yeteneği gelişmiş, başkalarının hukukunu kendi hukuku gibi gözeten insanlar mıydık? Yoksa yakalanıp cezalandırılma korkusuyla kendimizi tutmayı, imkansızlıktan dolayı kötülük yapamamayı fazilet diye mi pazarlıyorduk?
Dijital çağın projektörleri, eskiden gözlerden saklayabildiğimiz ‘sırlarımızı’ artık her an kamusal alanın tam ortasına taşıyor. Kırılan kol artık yen içinde kalmıyor. Yeni olan bu, çürüme değil. Asıl tehlike, artık saklan(a)mayan zorbalığın, bencilliğin, hukuk tanımazlığın normalleşmesi, ifşa olan korkunç suç ve günahların artık yadırganmaz hale gelmesi. Bu, tefessühün kemale erdiğini gösteriyor.
“İnsan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok…”
Yaşar Kemal’in bu sözü, aslında yalınız bir öfke cümlesi değildir. Bu söz, insanın kendi vicdanına yabancılaşmasınin acı bir itarafıdır. Eskiden insanlar yoksuldu belki. Ama biribirinin derdini bilirdi. Bir evde aç kalan varsa komşunun ışğı rahat yanmazdı. Șimdi dünyanın bir ucunda insanlar ölürken diğer ucunda insanlar kahvesini karıştırıp cep telefonunda ekran kaydırmaya devam ediyor. Canavarlık dedidiğimiz şey bazen diş değildir. Bazen susmaktır. Bazen görmezden gelmektir. Bazen de bir insanın acısını sıradan bir haber gibi tüketmektir. Yaşar Kemal Anadolu’yu anlatırken aslında insanı anlatı. Toprağı anlatı. Ama toprağın üstünde sertleşen kalpleri de gösterde. Çünkü insan merhametini kaybettiği gün yalınızca kötü olmaz. İnsanlığından da eksilir. Bugün insanlar biribirine daha yakın görünüyor. Telefonlarımız var, sosyal medya var. Binler takipçi var. Ama kimsenin kimseyre gerçekten dokunduğu yok. Bir çocuğun gözyaşı artık bir saniyelik görüntü. Bir işçinin yorgunluğu sıradan, bir yaşlının yanılızlığı ise kimsenin dikkatini çekmiyor. İnsan olmanın yükü giderek ağırlaşıyor. Belki de Yaşar Kemal’in dediği gibi. İnsan soyu yavaş yavaş canavarlaştı. Ve en korkunçusu Șu, bunu normal sanmaya başladık. Ama yine umut vardır. Çünkü insanı insan yapan şey hâlâ aynı yerde duruyor. Vicdanında. Bir gün yeniden biribirimizin acısı hissedebilirsek belki o zaman insan olmak yeniden hatırlanır.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 22 Mayıs 2026