“Bir çürümenin ortasında/ Utancımıza tutunmuş/ İyi şeyler düşünerek/ Yaşamaya çalışıyoruz.” – Şükrü Erbaş
Özelikle içinden geçtiğimiz şu günlerde Türkiye’yi tarif etmek için bundan daha uygun bir dizeyle gereksinim yok. Çünkü artık mesele yalıızca yaşadığımız skandallar değil. Mesele, skandallara alışmamız.
Dünyanın herhangi bir yerinde durup Türkiye’nin son yıllarına şöyle bir bakın, nelere alışmadık ki! Bir sabah başka bir yolsuzluk iddiasıyla uyanıyoruz. Ertesi gün belediyelere, medyaya, gazetecilere başka bir operasyon. Bir yerde sahte belge, başka yerde usulsüzlük iddiası. Vatandaşlık işlemlerinde muvazaalı satışlar yapıldğı gerekçesiyle onlarca insanın gözaltına alındığı bir soruşturmayı okuyoruz. Başka bir dosyada rüşvet karşılığında mevzuata aykırı rapor ve diploma düzenlendiği iddiasıyla 43 kişi hakkında dava açıldığı öğreniyoruz.
Türkiye toplumsal ve siyasal faylarında biriken, toplumu hastalandıran kavgacı siyasi iklim (Durum, “Ya kodese ya kümese” şeklinde özetlenebilir; iktidar, teklifi kabul edenleri kümesine almakta, kabul etmeyenler türlü bahanelerle kodesi boylamakta), gergin bekleyiş, ağır ekonomik kriz koşulları, artan yoksuzluk, derin kederleriyle hırpalayan intiharlı ölümler, işçi iş cinayetleri (İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi’nin raporuna gore, eylül ayında ülkede en az 226 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. 8’i çocuktu! 2026’nın ilk dokuz ayında iş cinayetlerinde ölen işçi sayısı ise 1736 ); kadın cinayetleri (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’na göre, eylül ayında 28 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 19 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Kadın cinayetleri oranı bir önceki aya göre yüzde 21 arttı. 2026’nın ilk dokuz ayında toplam 222 kadın erkek şiddeti sonucu öldürüdü). Anaları, babaları evlat acısıyla isyan eden çığlıklar bu dünyaya sığmıyor artık.
Ahmet Büke‘nin yeni romanı “Deli İbram Divanı”ndan alıntılayacak olursam, “Öfkesi yasından kısa sürenler”in ülkesi burası. Yasın manevi ortamında, sorunun temelinin unutulduğu, öfkenin değişime yönlendirilecek kadar diri tutulamadığı, kızgınlıkların kişiselleştirildiği ve ellerin taşın altına bir türlü sokulamadığı, sorunların tekrarlandığı ama çözümün parçası olunamadığı… “Yasla avunmak” diye bir şey var. Acıyı yanında tutmak, hatta bir süre sonra alışıp acısız yapamayacak olmak… Belki Türkiye’nin son yıllardaki en büyük toplumsal dönüşümlerinden biri budur: kötülüğün haber değeri bile giderek azalıyor. Çünkü kötük çoğaldıkça sıradanlaşıyor. Hepimiz ‘kör şeytan’ karşısında dilsiz, çaresiz bırakılmış gibi hissettiren bu zulmü alt etmenin somut bir reçetesi yok belki ama geleceğe inanarak umudumuzu kalbimizin derinliklerinde koruyabiliriz.
İNSAN MELZAMEMİZ BOZULDU
Birkaç yıldır bütün toplumsal dengelerimiz, soyut ölçütlerimiz, felsefi dayanaklarımız birer birer yok oluyor. Vicdan ve merhamet kriterlerimiz darmadağın. Varlık nedeni konusunda toplumsal mutabakatımız kaybolmuş, bölünmeleri gittikçe derinleşmiş. Toplumun varlığının temeli olarak saygı duyduğu din, ahlak, haram helal kavramları, yasalar, kurallar, gelenekler, haklar ve ödevler saldırıya uğramış, allak bullak edilmiş. Ar damar çatlamış, utanmayı zayıflık sanan bir yoğun insan var artık. Ne yazık ki bazıları karakterini değil, çıkarını büyütmeyi seçti. Sonra da aynaya bakıp kendilerini hâlâ insan sanıyorlar.
Türk edebiyatının usta kalemlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar, Osmanlı toplumunun çözülüş yıllarının krizlerini, katmanlı arka planlarla birbirine bağlayan özelliğiyle yansıttığı “Mahur Beste” adlı ramanında şöyle diyor :
“Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. İnsan hayatında karşılaşılan pek çok sorun zamanla çözülebilir. Eksikler giderilebilir, hatalar düzeltilebilir, kaybedilenler yeniden kazanılabilir. Ancak insanın değerleri ve karakterleri bozulduğunda, ortaya çıkan sonuçları düzeltmek çok zordur. Çünkü bu bozulma yalınızca çevresindeki ilişkilere, oradan topluma yayılır. Güvenin, adalet duygusunun, dürüstlğün ve karşılıklı saygının önemini kaybettiği bir toplumda insanlar arasındaki bağlar zayıflar. Herkes kendi çıkarını her şeyin önüne koyar, başkalarının hakkına ve sorunlarına karşı duyarsızkaşır. Bu da toplumsal hayatı doğrudan etkiler ve toplumu temelinden sarsar. Bu nedenle bir toplumin asıl gücü, sahip olduğu imkânlardan çok, insanların birbirlerine karşı taşıdığı sorumluluk ve değerlerle ölçülür. Bu değerleri korumak yalnızca bireyin kendi hayatını değil, toplumun geleceğini de belirler. Bu yüzden, insanın en büyük sorumluluğu, önce kendine sonra çevresine karşı dürüst ve sağlam kalabilmektir. Çünkü insan bozulduğunda, kaybedilen sadece bir birey değil aynı zamanda insanlığa olan inançtır.”
Çağımızda Tanpınar’ın sözünü ettiği sorumsuzluk üreten bir saptırılmış bireysellik ve özgürlük anlayışı giderek insanlığı kuşatmaktadır. İyilik idealinden yoksun; yönü, ölçüsü ve ilkesi olmayan, maddeci, kişinin çıkar ve haz tutkusu nereyi istiyorsa oraya yönelten, gücü neye yetiyorsa onu yaptıran bir ahlak(sızlık) telakkisi bireysel ilişkilerden uluslararası ilişkilere kadar her alana yayılmakta; insanlığın binlerce yıllık kazanımları olan pek çok erdemi silip süpürmektedir. Bizde son zamanlarda üzerinde çokça konuşulan “ahlak-sız dindarlık” olgusu da bu anlayışın tezahürüdür.
İnsanlar yaşadığı toplumda siyasal, kültürel ve toplumsal konularda farklı tercihler ve farklı görüşlerde olabilirler ama inanan insanları bağlayan bir tek ilke vardır, o da ahlakilik ve doğruluk. Ancak yaşadığımız döneme dindarlar açısından baktığımızda hem toplumsal anlamda hem de siyasette derin bir ahlaki çürüme ve yozlaşmayla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini görmemek mümkün değil. Çürüme öylesine derin ki devletin neredeyse bütün kurumlarında yaşanan kirliliği tarif etmek bile insana acı veriyor. Bir liste yapmaya kalksak, eminim yolsuzluğa, usulsüzlüğe bulaşmamış isim bulmakta bile güçlük çekeriz. Son haftalarda Türkiye’yi sarsan vurgun faillerinin yalılızca Fatma Betül Kaya ve birçok bürokrat olmadğını artık herkes çok iyi bilmektedir. Gazetelerde “Fon rezaleti değil organize soygun” başlıklı yazılar okuyoruz. Soygunun denetleyici sistem kurumlarındaki yüksek maaşlı üst bürokratların gözü önünde gerçekleştirildiğini, Sabah ve Yeni Şafak yazarlarından bazıları da kabullenmek ve söylemek zorunda kaldılar. Bunun bir yanında, Saray rejiminin iç çelişkilerinin etkisi, diğer yanında vurgunun Erdoğan iktidarı üst bürokratları alanında gerçekleşmiş olması bulunuyor.
MEMLEKETTE YAĞMA VE YOLSUZLUKTAN GEÇİLMEZ OLDU
Kırıkkale’nin Yahşihan Belediyesi’ne yönelik yürütülen büyük yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasında ortaya çıkan akılalmaz mal varlıkları ve usulsüzlük iddialarıyla kamuoyunda çok büyük bir yankı uyandırdı. Düşünün ülkenin en küçük ilçelerinden biri, Kırıkleri’nin Yahşihan ilçesini soymuş soğan çevirmişler! AK Partili Belediyesi’ne geçen sene operasyon yapılmış, Başkan Ahmet Sungur gözaltına alınmıştı. Yolsuzluktan hapis cezası alan Sungur’un ardından önceki MHP’li Başkan Osman Türkyılmaz da gözaltına alındı ve tutuklandı. İlçedeki vurgunun rakamlarına inanamıyacaksız. Tutuklu Başkan Sungur’un kasası olduğu söylenen Belediye Başkan Yardımcısı Serdar Yıldırım’ın üzerine kayıtlı tam 1 630 taşımaz tespit edildi. Tutuklu eski imar müdürü Ulaş Biçer’in eşi, kayınvalidesi ve baldızı üzerine yapılmış toplam 327 tapo bulundu. Biçer’in baldızı aynı zamanda sekreteri. Biçer ailesinin SGK ile gelir kaynakları tamamen uyumsuz. Ailenin lüks mal varlıklarının toplam değeri yarım milyar lirayı aşıyor. İmar müdürünün kendi adına kayıtlı olan mallarına bakalım : 68 milyon TL değerinde Porche 911, Mercedes AMG serisi araç, Bodrum’da yüz milyon TL’lik bir villa ve yine Bodrum’da Marina’da 110 milyon TL değerinde bir yat. Ulaş Biçer’in (ve yakınlarının) el konulan mal varlığının toplam değerinin 541 milyon TL olduğu belirlendi. Yaklaşık 39 bin nüfuslu Yahşihan Belediyesi’nin 2026 yılı bütçesinin 120 milyon TL olduğu göz önüne alındığında, eski imar müdürünün servetinin belediye bütçesinin yaklaşık 4,5 katına ulaştığı görülüyor.
Allah’ın adını anarak son haftalara damga vuran, şu fon soygynculara bakın. Dindarlıklarını insanların önüne böyle büyük bir ahlaki üstünlük koyarak en rezil en sefil en berbat işlerin içinde bulundular. Başörtüsü yasağı vardı, başörtüsü şöyleydi diyerek geldiler; başörtüsüne Cumhuriyet tarihinin en büyük lekesini bunlar sürdüler. Bu hanımefendiye sorsan dindarlığın vaaz ettiği bir hırka, bir lokma felsefesiyle, faize karşı falan, kültürüyle bir hayat vaaz ediyor kendisi topluma evet ama öbür taraftan – askıda ekmekle çıkma sebzeyle karnını doyuran millet canına kıyarken – kendisi bir hisseye 60 milyon lira koyabilecek, öyle bir risk edebilecek ve 5 ayda fon’dan 2 milyar TL (36 milyon Euro) büyük bir servete sahip. Böyle bir derin, bir çürüme, derin bir iflasa karşı karşıyayiz. Türkiye yüzyılı dedikleri şey, artık vurgun ve soygun yüzyılıdır. Bu AKP’nin temsil ettiğini iddia ettiği “değerlerin” çöküşü anlamında; ahlak üstünlükelerinin yerle bir olmasıdır. İslamcık davası dedikleri, davanının içinin boş olduğunu bir kere daha gösterilmesidir. Ne hazindir ki ülkemiz hukuk devleti’ni de, “Dindarlar yolsuzluk yapmaz” güveni’ni de bu iktidar zamanında inanırlığını kaybetti.
Eskiden, “Ahlâklı olmak için dine ihtiyaç yok” diyen seküler çevrelere karşı dinsiz bir ahlâkın olamayacağını savunulurdu. Gariptir ki şimdi de, “Dindar olmak için ahlâka ihtiyaç yok” anlamına gelen bir “müslümanlık” anlayışına; iyi müslüman olmayı kılık kıyafete, formel ibadetlere, bazen de siyasi aidiyetlere indirgeyen zihniyete karşı ahlâksız dindarlık olamayacağını savunmak durumunda kaldık.
İYİ İNSAN OLMAK ZORUNDAYIZ
Bu noktada Bilâl Erdoğan bir gün şöyle bir cümle kurdu: “Yeniden bu toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorundayız. İyiliklerin kaynağının dindar insanlardan geldiğini topluma yerleştirmeliyiz.”
Şöyle bir “mizan bozulması”dan hareketle bu cümleyi kurmuş olmalıydı : “Mizanın bozulduğu büyüyen alan, servet ve tüketimle kurduğumuz ilişkidir. Aynı şehirde bir insan hangi lüks otomobili alacağını düşünürken, birkaç sokak ötede başka bir insan hangi temel ihtiyaçlarından vazgeçeceğini hesaplıyor… Fakat imkân mizandan koptuğunda kriz büyüyor ; güç zulme, servet tahakküme dönüşüyor.”
Ezcümle, gezegenlerin birinden bir seyyahın yolu Dünya’ya çıksa ve Türkiye’ye uğrasa, her halde şaşkınlık içinde ” Bu ülkeyi nasıl bu hale getirdiniz” derdi.
Siyasetin sınırlarının çok ötesine geçen, siyasî olmaktan çok, geleceğimizi, bütün hayatımızı kapsayan, insanî/vicdani bir mesele bu. İnsan olarak evrenin bir yansıması olduğumuzu unutarak, egolarımızın, hırslarımızın, çıkarlarımızın ve gücün peşinden gittiğimiz, vicdanımızı hayatımızdan uzaklaştırdığımız bir dünya yaşanabilir olur mu? Vicdanın içimizden gelen sesini bastırmadan, sevgiyle yaklaşmakla, sorumluca davranmakla, empati yapmakla dünyayı yaşanabilir kılabiliriz. Çocuklarımızın, sevdiklerimizin yüzüne bakabilecek onurlu bir insan olarak var olabilmek için “başka bir dünya ve Türkiye” hayali kurmayı ve bunun için uğraşmayı bırakamayız.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.
Bordeaux, Cuma 16 Ekim 2026