Demokrasi, mensuplarına özgür ve eşit katılımı sunan bir sistemdir. Eşitlerin katılımı ise demokrasilerde erdemliliği ve ahlakiliği ön plana çıkarır. Çünkü katılım, bir şeyleri beraberce gerçekleştirmek için yola çıkma olarak düşünülür. Bu düşünce, birlikte yola çıkan insanların birbirlerine ve sisteme zarar vermemesi gibi etik değerleri de beraberinde getirir. Bu duyarlılıkla sistemin özlenen yaşam alanlarının yaratması ise çağa uygun bilgi ve beceri ile donanmış, yeteneklerini had safhada geliştirmiş insanlarla gerçekleşir. Aksi halde demokrasi farklılıkların uyumu değil, farklılıkların dengesizliğine ve çatışmasına uygun hale gelecektir. Böyle bir demokraside popülizmin güç ve iktidarına yol açılır. Belirli standartlarda yaşayabilme yetenek ve yeterliliğinden yoksun olanların sayısı arttıkça bu güç etkili olacaktır.
***
Son yıllarda (bilhassa geçen 19 Mart’tan bu yana) ülkemizde yaşanan gerilim ve karışıklık siyasî değildir, bu bir değerler karmaşasıdır. Temellerine oturtulmamış bir “demokratik” rejimi yaşıyoruz. Kurumlar ve kurallar isteğe göre işliyor. Krizlerden krizlere giriyoruz. Türkiye “öngörülemez” ülkeler arasında sayılıyor. Önümüzü göremez hale geliyoruz. Birileri yaşananların uluslararası hukuka aykırı, ahlaka aykırı, normal demokrasilerdeki uygulamalara aykırı olduğunu kabul ettikten sonra “siyasî gerçeklik” adına bu aykırılıkları içine sindirebiliyor olması; demokrasiyi doğduğuna doğacağına pişman eden kurnazlıkla hüküm sürmesi insanın içini karartıyor.
Daha önce de duymuştuk siyaset (biraz da Makyavelizim) bizim amacımız belli olunca “gerisi teferruattır” diye. Şimdi de, “halk durumu öyle algılıyorsa ben de onlara katılırım, gerisi önemsizdir” anlayışı yaşanıyor. Algının aşırılıklar hatta yanılgılar içeriyor olması önemli sayılmıyor. Yani ilkelerin, ahlâkiliğin “ayrıntı” sayılması; topluma ve muhaliflerine ellerinin ağır olduklarını göstermek için daha çok sertlik ve daha çok baskıdan başka yol bilmiyorlar. Yetki tamamen ellerine geçtiği zaman siyasi rekabetten asla hoşlanmıyorlar. Sosyologların “ahlaki kabilecilik” dediği şey tam da bu: Aynı fiil, failin kimliğine göre farklı değerlendirilir. Ve bütün bunlara “demokrasi” ve “demokratik tutum” da diyoruz ki en üzücü de bu oluyor… Ehven-i şer anlayışının sonu yoktur ve böyle bir mantık tehlikeli bir ilkedir; temel demokratik ilkeleri ve ahlakı baypas eden mazeretler uzun sürede toplumun temellerini sarsar.
***
Hayretler içinde “Canım, siyaset işte…” / “Olaya siyaset açısından bakmak gerek” söylemini duyuyorum. “Siyasî gerçeklik” adına siyaseti yasalardan ve ahlaktan/mertlikten farklı algılamamızı söyleyenler var. Ama siyasetle ne kastediliyor? Her vatandaşın her düşüncesi, dileği, seçimi, tercihi ve tepkisi siyasidir; veya en azından bunların siyasî bir boyutu vardır. İnsan zaten “politik yaratıktır”, Aristo’nun döneminden beri. Oy kullanan her vatandaşın siyasette hakkı vardır. Siyaset ahlakla karıştırılmamalı, lafı da anlamsız. Çünkü bütün uygar ülkelerde ahlaklı ve ahlaksız siyasetçi anlayışı vardır. Ve ahlaklı ve ahlaksız siyaset vardır. Ahlaksız (veya yasalara uymayan) siyasiler de sık sık istifaya zorlanırlar. Harakiri yapanlarını bile duyduk. Yani “gerçeklik” adına ahlakı, merliği “unutmak” çok zararlıdır çünkü bu yol ahlaksızlığa, pişkinliğe ve vurdumduymazlığa prim verir gibi çalışmaktadır.
“Seçim nasıl kazanılır” sorununu başa almak değerler kargaşasının bir işaretidir. Bu pragmatizmin arkasında bir yozlaşma saklı. Seçim kazanmak araçtır, amaç olamaz. Bazı siyasetçinin amacı bu olabilir, bu doğaldır, ama bu amaç toplumun içine sindireceği bir ideale dönüştürülemez. Seçim kazanmak (koltuğu korumak) için yasaları zorlamaktan masumiyet karinesini hiçe sayarak insanların karalanması, yargılanması ve hapishanelere atılması kadar her yol mubah siyaset sayılırsa o toplumda bir şeyler çok yanlıştır demektir. Demokrasinin erdem ve ahlaktan bağımsız olabileceğini ima eder olduk!
Nasıl mı?
***
Selam verip aldıkça “bu bana ne sağlar” diye elimize kâğıt kalemi alıyorsak, her lafın arkasından kaç oy çıkar diye, oy verdikçe cebime ne giriyor diye bir kaygı egemense… Köşeyi dönüyorlar diye dün eleştirdiklerimize yetişmek için bugün köşeleri dönmeye koyulmuşsak ve bunu yapmayanları hor görüyor ve yapanlara hayransak…Yüksek makamlarda göreve gelenlerin birkaç ayrı yerden maaşlar alıyor ve bu bir sorun teşkil etmiyorsa… Tüketim fetişizmi gözlerimizi bozmuşsa ve altını güzel, parayı hoş, lüksü başarı, halkın parasıyla kiralanmış lüks makam arabaları ve zenginliği üstünlük olarak algılıyorsak ve bunları sağlayan bir ortam varsa ve bu ortam yok olacak diye korkuyorsak…
Ya bunu farklı biçimlerde ifade ediyor ama ben bunu duymak ve anlamak istemiyorsam… Mesela “ona güvenim tamdır” diyorsa, onu yakından tanımasa da, pek çok kimse, hatta dünya âlem aleyhine konuşuyor olsa da, dolaylı itiraflar dile getirilse de bu güveni hiç sarsılmıyorsa, aleyhinde işaretler olsa da o hiç, ama hiç şüphe etmiyorsa, savunma mekanizmaları tavan yapmışsa… “Gözlerimle de görsem inanmam” diyorsa, böylesine bir inanca sahipse… Ya da “olsa bile fark etmez” diyebiliyorsa… İnancını yıkmak olanaksızsa, ben onun inancına karşı çıktıkça o bu inancına daha da sarılıyorsa, inancına karşı çıkanı ötekileştireceğinden artık kanıtları da iftira olarak algılamaya başlamışsa… Ben kanıt sıraladıkça o iftiraların arttığını görüyorsa… Biz ve ötekiler diye birbirini dışlayan iki dünya kurulmuşsa ve anlaşacağımız ortak bir dil artık kalmamışsa…
Ya olgular değil de farkında olmadan çıkarlar yarıştırılıyorsa… Ya birileri geçimini sağlayan bir çiftlikte, bir dükkânda, bir işinde, bir evde mevzilenmişse ve bunu koruyucu bir kaleye dönüştürmüşse… Kendilerini kalenin içinde savunmada, dışındakileri saldırıda algılıyorsa… Her tez “bize ne getirir ve götürür” diye ele alınıyorsa… Kimin ne dediğine bakılmıyor ve her söylenen bir kâr/zarar hesabına dönüştürülmüşse… Milletin “kazan-kazan” ilkesinden, çıkar gruplarının “sıfır toplam” anlayışına geçmişsek… Ya genel çıkar yerine kişi veya grup çıkarı öne çıkmışsa… Geneli düşünmek ütopya, saflık, hatta salaklık sayılıyorsa… Etrafı “gemisini kurtaran kaptanlar” sarmışsa… Geleneksel ahlak demode olmuşsa…
Ya birileri “hayat kısadır, bugünü düşünelim yarın Allah Kerim” diyor ve gününü gün etmeyi seçmişse… Uzun süreli düşünmediği için adaleti de, hukuku da, yargıyı da yalnız bugün için düşünüyor ve insanları hepishanelere takayıp böyle kullanıyorsa… İlkeler “karın doyurmadığı” için bir yana itilmişse ve bu zımnî bir ortak karar olarak çoktan uygulanmaya konulmuşsa… “Mertlik-cesaret- ahlâki duruş” gibi değerler değişmiş ve artık temel kaygı değilse, etik, adil ve vicdanî olmak anlayışın yerine “yasal olmak” kaygısı yerleşmişse, ama yasalar da kısa süreli yarara göre ayarlanmışsa…
Bütün bunlara şaşanlara “halkı anlamıyorsun” diye karşı çıkılıyorsa… Seçmen tepki vermiyor diye herkesin memnun sayılması gerekiyorsa, şikâyet edenler azınlıktaysa, gerçekçilik ve gerçek “halkın istediğini yapmaktır” biçiminde dile getiriliyorsa… Popülizm ile demokrasi arasında bir fark kalmamışsa… Akil insanlarımız “oy almak istiyorsan şunları yapacaksın” diye akıl veriyorsa… Görüş beyan etmek artık anlamsızsa, anlamlı olan oy getirecek laflar etmekse… Oy getirmeyen lafların anlamı kalmamışsa… Birey, kendi görüşünü oluşturmak için seçmene bakıyorsa, yani birey yok olmuşsa, yani görüşüne başvurduğunuz size ille de seçmeni gösteren “sosyoloğa” dönüşmüşse… Huzurlu ortamı sarsacak laflar huzurumuzu bozduğundan çoğunluk bunları duymak istemiyor deyip konuşan susturulmak isteniyorsa… Ve bu gidişe karşı çıkmak çoğunluğa ve dolayısıyla demokrasiye karşı çıkmak sayılıyorsa… Bütün bunlar normal sayılıyorsa…
***
Ve siyasetçilerimiz bütün bunları görmüş ve anlamışsa, halkın nabzını yoklamış, bu gerçeği kavramış ve rotayı ona göre çizmişse… Kitlelerin anlayışıyla yöneticilerinki bir olmuşsa, uyum içindeyse, birbirine destek ve hız veriyorsa, biri birinden besleniyorsa, demokrasi bu düzeyde ve bu anlayışta uygulanıyorsa… Her gün her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı en az birkaç kere Anayasa ihlaliyle karşılaşıyorsa… Her sabah yeni bir operasyonla uyanılıyorsa… Başından sonuna hukuksuzluk içinde evinden alınan gazetecinin, sabahın köründe çocuğunun gözleri önünde polis gücü ile yaka paça götürülüp sorgulamaya kalkışıyorlarsa… Cumhuriyetin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan, ulusal kurtuluşun ateşleri içinden doğmuş CHP, bugünlerde tarihinde görülmediği ölçüde bir kuşatma ve abluka altına alınıyorsa… Kurultayları, örgüt kongreleri ile ilgili ardı ardına davalar açılıyorsa… Bu partinin yönetiminde bulunduğu belediyeler ve başkanları çalışamaz hale getirilmek isteniyorsa… Ekrem İmamoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı yaptırmamak için toplam 12 davada yargılanıyorsa… Son anda bir değişiklik olmazsa 9 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun 2500 yıl (iki bin beş yüz) hapis istemiyle “suç örgütü lideri” iddiasıyla yargılandığı dava başlatılıyorsa… CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, CHP’li belediye başkanları ve bürokratlar üzerinden CHP’ye çoklu yargı kıskacı uygulanıyorsa… Aslında ana muhalefet partisi üzerinden tüm muhalefetin köşeye sıkıştırılması ve dizayn edilmesi hedefleniyorsa…
Bir parti bir ülkede tek başına 24 yıl iktidar olmuş devletin bütün makamlarını ve imkanlarını eline almış fakat o ülke gittikçe fakirleşiyorsa… Türkiye’yi ve Türk ekonomisini “uçuracağı” iddiasıyla sunulan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” birkaç yılda hem hukuku hem demokrasiyi hem de ekonomiyi çökertmişse… Ülkenin borcu artiyor döviz karşısında milli parası sürekli değer kaybediyorsa…. Üniversite mezunu işsiz sayısında dünyada üçüncü sırada olmuşsa. …. Tarım ziraat hayvancılık sanayi ve üretim adeta yok olmuşsa… Çiftçinin bankalara borcu tam 1 trilyon lira ; yaklaşık 480 bin kişi “böyle tarımın da böyle ticaretin de…” diyerek toprağını bırakıp kaçmışsa… Eğer halkın sofrasında peynir yoksa, zeytine kafa atıyorsa… Ramazan pidesi lüks tüketim maddesi haline geldiyse… Ülkemizde en zengin %1 servetin %20 sini, en zngin %10 servetin %68’ni konrole ediyorsa ve 44 milyon yurttaşımız ise toplam servetin ancak % 2.7’sini konrol ediyorsa.. Servet hızla döndükçe başlar da afyonlaşmış gibi dönüyorsa… Ve birileri böyle bir toplumda yaşamayı yakışık buluyorsa… Pek çoğumuz hoş rüyasından çıkmak istemiyorsa; yeniden, sonucun baştan kabullenilmiş o bildik “Öğrenilmiş Çaresizlik” hayali sığınağa – “dış düşmanlar, lobiler, hainler”- kapanmışsa…
Neyse ki yarın var, umutların en sevdiğ gün…
Durum böyle mi diye – kurumlara güvenin yüzde 10’larda, adalete güvenin yüzde 20’lerde olduğu ; ekonomik gidişatın daha kötü olacağını düşünenlerin yüzde 75’lere ulaştığı ve bir an önce sandığın gelmesini isteyenlerin yüzde 68’e çıktığı – önümüzdeki seçimlerin sonucunu sabırsızlıkla bekliyorum.
Ve yarın kendimden utanmayacağım bir hayat sürebilmeyi umuyorum.
Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.

YORUMLAR