DOĞA KEYİFLİ AMA SANKİ BİZİ ÖZLEMİŞ

Merhaba sevgili okuyucu.

Dün, haber amaçlı dışarıya çıktım. Niyetim, sıklıkla televizyon haberlerinden ilgimi çeken bir konuyu gözlemlemekti. O da, bu karantina sürecinde doğanın kendine geldiği yolundaki görüştü. Kendi gözlerimle gözlemlemek istedim.

Rotayı, kuşkusuz ki doğa denince akla ilk gelecek yerlerden birine, yani Harbiye’ye çevirdim. Yanımda çok sempatik sanatçı bir kız arkadaşımla yol aldık. O da bir sanatçı gözüyle, doğayı işlemeyi ve sanatsal bir çalışma ile yol almayı planlıyordu. Lokasyon olarak birçoğunuzun Mikdat olarak bildiği, ziyaretin arkasında yer alan, şelale sularının en altta birleştiği ve gürül gürül aktığı yere yöneldik.

Öncelikle şunu söyleyeyim; saat 15:00 civarında bu incelemeyi yaptığımda, hava parçalı bulutlu idi. Ama her zamankinden daha temiz, ciğerlerimize soluduğumuz oksijende adeta şifa vardı. Dere kenarına kadar yürüdük. Yol boyunca baharın müjdecisi olan rengarenk çiçekler sanki gülümsüyordu. Acaba bu çiçeklerdeki renk cümbüşü her zaman bu kadar etkileyici miydi? Yoksa bana mı öyle geliyordu?

Geçen sene buraya gittiğimde, akıl almaz bir kirlilik dikkatimi çekmişti. Şimdi baktığımda ise çöp ve naylonların, plastik şişelerin sayısında azalma vardı. Akmakta olan su muhteşemdi. Soğuktu, ama gürül gürüldü. Uzaktan baktığınızda, debisi yüksek akıntının içinde yer alan yosun, çakıl ve balıkları çıplak göz ile görebiliyordunuz. Şu korona günlerindeki anormal yaşam olmasa, zaten büyük oranda temizlenmekte olan bu doğa harikasının gönüllü çevre temizleyicilerinin elinden geçmesini çok arzu ederdim. Bir şartla tabi; insanlar yeniden geldiğinde, bir daha çöp atamayacakları olgunluğa erişmiş olsun.

Bir de küçük bir dostum vardı yanımda, onu söylemeyi unuttum. Köpeğim Deli… Deli de günlerdir evde kalmış olmanın bunaltısından; toprağa, suya ve doğaya kavuşmuş olmanın tadını çıkardı. İnanın bana, neredeyse bütün çiçek, ot ve bitkileri kokladı. Dönüş yolunda sevgili köpeğim Delinin gözleri zevkten şaşı olmuştu.

Doğa; insan onu tahrip etmediğinde bir şifa yuvasıdır. Orada, doğanın içinde yürürken, daha önce onu bu denli hor ve acımasız kullandığımız için utandım. Yüzüm kızardı. Üç adımda bir tanrıya dönüp yüzümü özür diledim. Kabul olur mu bilmiyorum. Ama sanki dikkatlice kulağımı verip dinlediğimde, Harbiye şelalelerinden süzülüp gelen su sesinin bana bir şeyler söylediğini fark ettim.

Sinan diyordu adeta;

Dostum, beni neden incittiniz? Beni neden kirlettiniz? Tanrısal bir ceza almadan, bu korona belası başınıza gelmeden önce neden hakkımı bana vermediniz? Beni çok çok üzdünüz. Ben, her akşam siz uykuya daldığınızda, gün içinde içimde açtığınız yaraları sarmaya, kendimi iyileştirmeye çalıştım. Ama sabah olduğunda yine geldiniz. Bir gün önce açtığınız yaraya yenilerini eklediniz. Daha öncekileri derinleştirdiniz. Hiç, ama hiç acımadınız bana. Ah Sinan kardeşim ah. Hâlbuki ben sizi o kadar çok seviyordum ki… Bak ne oldu işte. Şimdi ikimiz de yalnız kaldık. Sen evinde, ben yatağımda süzülüp duruyoruz. Sizleri ben de çok özledim. Ama hala sizden korkuyorum. Hala size güvenmiyorum. Lütfen arkadaşlara seslen benim için, lütfen Harbiye şelalelerinden onlara bir mesaj ilet: Beni yeniden kazanmak istiyorsanız, önce bana sonra da kendinize değer verin. Bana bir süre daha tanıyın. Eğer yaralarımı sarabilirsem, korkmayın ki size de kıyak geçecek ve şifa dağıtacağım. Bekleyin, şuan sizi öldüren virüsün şifası da bende. İyileşirsem, sizi de iyileştireceğim…

Evet dostlar; elçiye zeval olmaz. Yorumsuz bir şekilde duyduklarımı aktardım. Haberimi de yazıp, harbiye şelalelerine veda ederken sanatçı arkadaşımın su ile dansını izledim.

Kendinize ve doğaya iyi bakın.

Evde kalın.

Sevgiler.