Ekim, biraz sarı, biraz hüzün, biraz da umut demek… En çok da Cumhuriyet demek…
Ağaçlar yapraklarını bırakırken kuşlar uzak diyarlara kanat çırpar. Yağmur toprağa, özlem yüreğe düşer. Sonbahar, insana gidişleri hatırlatırken her gidişin ardında bir dönüş umudu da saklar.
Ekim, bizim için yalnızca bir mevsim değildir. Cumhuriyet’in coşkusunu, bayrağın gölgesinde büyüyen umudu ve hâlâ yaralarını sarmaya çalışan Antakya’nın bekleyişini de taşır içinde.
Bir yanda sararan yapraklar, diğer yanda kırmızı beyaz bayraklar… Bir yanda göç eden kuşlar, diğer yanda yeniden bahara kavuşmayı bekleyen çiçekler…
Kaktüs dikeni
Kavuştu çiçeğine
Çiçeği güldü
Kaktüs çiçeği
Batırdı dikenini
Çiçek ağladı
Belki de hayat, tam olarak budur: Hüzünle umudu aynı dalda büyütebilmek.
CUMHURİYET RUHU
Ekim, bizim için 29 Ekim’dir, devrimdir. Bir milletin küllerinden yeniden doğuşu, bağımsızlığa uzanan yolun adı, Cumhuriyet’tir. Bu büyük dönüşümün mimarı Mustafa Kemal Atatürk’ü anmak, yalnızca bayramlarda adını söylemek değil; bize bıraktığı değerleri anlamak, korumak ve yaşatmaktır.
Atatürk, aklın ve bilimin ışığında yürüyen, özgür düşünen, eşit haklara sahip bireylerden oluşan bir toplum hayal etti. Kadınların toplumsal yaşamda güçlenmesini, çocukların çağdaş bir eğitimle yetişmesini, ülkenin bilimle, sanatla ve emekle ilerlemesini istedi. Bugün Cumhuriyet’in anlamını yeniden düşünürken onun bu aydınlık mirasına karşı sorumluluğumuzu da hatırlamalıyız.
Cumhuriyet, yalnızca takvim yapraklarında bir bayram, meydanlarda yükselen bir coşku değildir. Özgür düşüncede, eşitlik duygusunda, kadının toplumdaki yerinde ve çocukların yarınlara duyduğu güvende yaşar.
Zaman zaman bu değerlerin sesinin kısıldığını, Cumhuriyet ruhunun incindiğini hissetsek de okul sıralarında hâlâ umut var. Bir çocuğun merakında, bir kız çocuğunun özgüveninde, birlikte öğrenen ve üreten öğrencilerin heyecanında Cumhuriyet yeniden filizleniyor.
Çünkü Cumhuriyet, yalnızca geçmişten devraldığımız bir miras değil; her kuşağın yeniden anlaması, koruması ve yaşatması gereken bir sorumluluk.
Ve biz çağdaş öğretmenler, Atatürk’ün aydınlattığı yolda, o umudu çocukların yüreğinde diri tutmaya devam ediyoruz.
Atatürk’ün çağdaş uygarlık anlayışını anlatan sözleri ilelebet yolumuzu aydınlatacak.
“Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”
Ekim’in üç dizelik sessizliğinde duyduklarım…
Ekim coşkusu
Yaşasın Cumhuriyet
Tek yürek millet
Var oldu umut
Kuruldu Cumhuriyet
Yaşadı insan
Dimdik ayakta
Cumhuriyet kadını
Yarına ışık ( Ata’ ma minnet)
Kıvanç doluyuz
Cumhuriyet coşkusu
Kadınlar özgür
Bilge kadınlar
Vatanı kalkındırır
Yaşatır bizi
Coşku her yerde
Çok yaşa Cumhuriyet
Bırakma bizi
Sonsuza kadar
Koruyacağız seni
Korkma biz varız
Hüzünlü ekim
Havada göç kokusu
Bakar ardından
Göç etti kuşlar
Kaldı sarı sessizlik
Kuşlar gelecek
Sarardı yeşil
Ekim, sarı ve soğuk
Baharı ister çiçek
Antakya çamur
Coşar yağmur, sonbahar
Bekler Antakya
Bayrak her yerde
Yaşasın Cumhuriyet
Bize emanet
Ekim geçer, yapraklar dökülür, yağmurlar diner. Ama bazı bekleyişler mevsimlerle bitmez. Antakya’nın yeniden güzelleşmesini, yaraların kapanmasını, umudun yeniden yeşermesini bekleriz.
ANTAKYA’NIN SESSİZLİĞİ
Ekim’in bir de başka yüzü var. Yaralarını sarmaya çalışan, sokaklarında geçmişin izlerini taşıyan, yeniden ayağa kalkacağı günü bekleyen Antakya…
Durur öylece
Paslı sokak lambası
Tıpkı biz gibi
Bazen bir sokak lambası anlatır koca bir şehrin yorgunluğunu. Pasın altında kalan ışığı, karanlığa alışmak zorunda bırakılan insanları, bir türlü dinmeyen özlemi…
Bir anlık nefes
Yürüdüğüm sokaklar
Yasemin kokar
Yine de insan, bütün yıkımların arasında bir yasemin kokusuna tutunabilir. Bir zamanlar yürüdüğü sokakları, tanıdık sesleri, eski günlerin sıcaklığını hatırlayabilir. Çünkü bazı şehirler yalnızca taşlardan ve binalardan ibaret değildir; insanın belleğinde, kalbinde yaşamayı sürdürür.
Kimsesiz kalmış
Enkazda kaybolmuş ses
Neye tutunsa
Kalır yarası
Kemirir yüreğini
Ne yapsa gitmez
Depremin üzerinden zaman geçse de her yaranın takvimi aynı değil. Kimi acılar sessizce taşınır, kimi kayıplar bir ömür insanın içinde konuşur. Yıkılan binalar onarılabilir; ama kaybolan seslerin, yarım kalan hayatların ve eksilen insanların yeri kolay kolay dolmaz.
Antakya şaşkın
Depremde düştü maske
Zalimler geldi
Afetler yalnızca binaların sağlamlığını değil, insanlığın dayanıklılığını da ortaya çıkarır. Kimi el uzatır, kimi sırtını döner. Kimi yaraları sarmaya çalışır, kimi de acının ortasında kendi çıkarının peşine düşer. Bazen en ağır yıkım, insanın insana duyduğu güvenin sarsılmasıdır.
Göç yolları buz
İki büklüm kadınlar
Biçare gönül
Göçün, yoksulluğun ve belirsizliğin yükünü en ağır taşıyanların arasında kadınlar da var. Bir yandan hayatı ayakta tutmaya çalışırken bir yandan kendi yorgunluklarını gizleyen kadınlar… Onların hikâyeleri de duyulmayı, görülmeyi ve anlaşılmayı bekliyor.
Ağaçta kuşlar
Ruhumun dehlizleri
Sesleri bozar
Sonbahar bazen insanın içindeki sessizliği daha da derinleştirir. Dışarıda kuşlar öterken insan kendi içinde kaybolabilir. Bir ses, bir koku, bir sokak; geçmişin kapısını ansızın aralayabilir.
Fakat bütün bu hüznün içinde umut hâlâ kendine bir yer bulur. Çünkü hayat, en zor zamanlarda bile yeniden başlama ihtimalini içinde taşır.
Kuşlar göç etti
Kaldı sarı sessizlik
Kuşlar gelecek
Belki de bütün mesele budur: Gidenlerin ardından yas tutarken gelecek olanlara yer açabilmek. Kaybettiklerimizi unutmadan, yaşadığımız acıları inkâr etmeden, umudu diri tutabilmek.
Ve biliriz ki her sonbaharın içinde, bir baharın ihtimali saklıdır. Antakya da Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden doğacak, geçmişin izlerini unutmadan, yaralarını sararak ve umudunu yeniden yeşerterek…


YORUMLAR