Eleştirmen ve Yazar Ahmet Yıldız:

Eleştirmen ve Yazar Ahmet Yıldız:

“İnsanın insanlaşma mücadelesi daha bitmedi”

Öykü üzerine pek çok şey söylenmiştir. Jack London, öykünün “kısa, öz, canlı ve ilginç” olması gerektiğini savunur. Wells öyküyü, yarım saat içinde okunabilen, kısa bir kurmaca metin olarak tanımlar. Çehov’a göre başlangıç ve son çok önemli değildir. Ancak, “Eğer öykünün başında, duvara asılı bir silahtan söz edilmişse, bu silah eninde sonunda patlamalıdır.” E. Sedgewicki, öykünün “bir at yarışı gibi” olması gerektiğini öne sürer. Ona göre, önemli olan başlangıç ve bitiş noktalarıdır. Hung Walpo’nun saptaması ise şöyledir: “Bir öykü, içinde beklenmeyen gelişmeler barındırmalı, gerilim yaratarak okuru bir düğüme göndermeli ve doyurucu bir çözüm sunmalıdır.”
Tanımlanmasında çok değişik ve çelişik yaklaşımlara rastlanan, ele avuca sığmayan bu yazınsal tür, en iyi biçimde “tanımlanamaz” denilerek tanımlanabilir, belki de.
Edebiyatımızda da, genç, yetenekli, duyarlı ellerde büyümeye başlayan öykü her geçen gün bir çeşitlilik, bir zenginlik kazanıyor. Başarılı öykücülerimiz adeta öyküyü yeniden keşfediyor, kendilerine göre öyküye yeni biçimler veriyor.
Ahmet Yıldız işte bu başarılı öykü yazarlarımızdan. Aynı zamanda eleştirmen olarak da tanınan yazar, yeni kitabı “Alçaklık Öyküleri”nde gerçek olaylardan yola çıkarak, okuru birbirinden ilginç ve sürükleyici, ortak temaları alçaklık olan, on öyküyle buruşturuyor. Borges’ten el alarak “alçaklığın evrensel tarihi”ne önemli bir katkıda bulunuyor. Tarihin (tarihçilerin yazmadığı) karanlıkta kalmış olaylarına ışık tutan yazar, milattan önceki yüzyıllardan günümüze adeta bir zaman tünelinden geçerek ustalıkla örüyor öykülerini. Bizanslılar’dan Haşhaşiler’e, Kırım Savaşı’ndan İzmir’in işgaline ve günümüze dek, kültürümüzle ilişkili geniş bir coğrafyada yaşanan olayların öteki yüzünü anlatıyor. Tarihin akışında yalnızca kahramanların değil alçakların da önemli bir rol oynadığını gösteriyor.
Birçok ödüle değer görülen, TV program yapımcısı, edebiyatımızın önemli eleştirmen ve öykücülerinden Ahmet Yıldız sorularımız şöyle yanıtladı:

Son kitabınız, “Alçaklık Öyküleri” bir anlamda sinsiliğin, kalleşliğin, çıkarcılığın ve vahşetin de kısa bir tarihi. Kitabınızı bize anlatır mısınız? Nasıl bir kaygıyla kaleme aldınız? Bu kadar alçaklık nasıl bir araya geldi?
Latin Amerikalı yazarları hep kıskanmışımdır. Onlardan çok daha derin bir tarihe, onlardan çok daha büyük ve ilginç olaylara ve tarihsel deneyime sahip olmamıza karşın, dünya edebiyatında onlardan çok daha etkili olabileceğimize inancım hiç sönmedi. Latin Amerika’nın en büyük yazarlarından Jorge Luis Borges’in “Alçaklığın Evrensel Tarihi” kitabı beni çok etkilemişti. Anlattığı olayları seçerken ansiklopedilerden ve eski gazete haberlerinden faydalanmıştı. Kahramanlar gerçekti. Bunu ben, Türklerin gezip dolaştığı çok geniş coğrafyada -ki kıtalar arasıdır- ilişkide bulunduğu her kültürü içine alarak yapmam gerektiğine karar verdim. Gerçekten de Çinliler, Hintliler, İranlılar, Araplar, Ruslar, Ermeniler, Bizanslılar, Almanlar, Venedikliler’e kadar dünlanın en büyük kültürleriyle savaşlar, işgaller, evlilikler, birlikte yaşamalara varana dek büyük bir etkileşime girmişiz. Böyle bir kültürel zenginlikte başka bir millet var mı bilmiyorum? Bir yazar için bu tür etkileşimlerde önemli olan yaşanan olaylardır. “İlginç” olaylar demiyorum, çünkü bir yazar sıradan gibi görünen olayı ve sıradan bir kişiyi ilginç ve unutulmaz hale getirebildiğinde yazardır.
İşte bu verimli tarladan “Alçaklık Öyküleri” doğdu. Her olayı ve kahramanımı gerçek kişilerden seçtim. Bunun için epey bir kitap okuma süresi geçirdim. Olayın geçtiği dönemin yemeklerinden giysilerine kadar değişik kitaplar okumak zorunda kaldım. Örneğin alçaklıkla ilgili öykü yazacaksan Bizanslılar’ı atlamak olmazdı. Bizansla ilgil epey kitap okudum. Bu kaynaklarımı da kitabımın sonunda her öykü için ayrı ayrı verdim. Meraklısı o kitapları da okuyabilir ve ben de laf aramızda Orhan Pamuk’un “Beyaz Kale” adlı tarihsel romanında düştüğü duruma düşmezdim.
“Alçaklık”, kavram olarak epey tartışılabilecek bir sözcük tabi. Sözlüklerde “iğrençlik”, “kötülük”, “şenaat”, “çöp süprüntü” olarak geçiyor. Tarihte hep kahramanları anlatırız, tarihi onların yaptığını ezbere kabul ederiz. Ama biraz gökyüzüne bakıp uzun düşününce bunun böyle olmadığı, en az onlar kadar bir takım adını sanını bilmediğimiz, insanlık erdeminden nasibini almamış, küçük çıkararı ve dünyevi zevkleri için her türlü kötülüğü rahatlıkla yapan alçak insanların daha etkili olduklarını görürüz. Yazarlar her türlü insanı, insan hallerini konu edinebilir. Ama biz yazarlar kavram araştırmasını yapmayız pek; bu cümleleri okuyanın ya da kitabımı okuyanın anladığı neyse alçaklık da o.

Öyküleriniz genellikle tarihi bir gerçekliğe dayandırıyorsunuz. Tarih ve edebiyat ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz? Tarih ve edebiyat bize nasıl yol gösterir?

Gerçekten çok güzel bir saptama, soru. Teşekkür ederim. Beş öykü kitabım var: Üçlü Kavşak (1988, Cem Yayınevi), Kadın ve Boğa (1999, Çalıntı Yayınları), Genç Kyros’un Yazgısı (2002, Everest Yayınları), Nizamülmülk’ün Öldürülüşü (2014, Kaynak Yayınları), Alçaklık Öyküleri (2018, Kaynak Yayınları). Baktığımızda üçü tarihi çağrıştıran isimde. Böyle bir eğilimim olduğu açık yani. Ben edebiyata tarih anlatımı olarak bakıyorum zaten. Çinliler tarih kitaplarıyla edebiyat yapıtlarını aynı rafa koyarlar. Tarih dediğimiz bin yıl iki bin, üç bin yıl öncesi değil yalnızca. Dün de bir tarihtir, birkaç yıl öncesi de üç bin yıl öncesi de. İnsanlık tarihi açısından aralarında hiçbir fark yoktur bence. Önemli olan insanı anlatmaktır. Tarihin derinliklerinde insanların ise beni daha çok etkiledikleri açık. Ölümsüzlüğü aramamdan mı, bilmiyorum.
Napolyon’un Rusya’yı işgalini tarihçiler başka anlatır Tolstoy başka anlatır. Edebiyatla tarihin ilişkisi gerçekten sıkı ilişkidir. Anlattığımız her şey, kahramanımızın yeme biçimi, giysileri, eşyalar, nesneler, iklim… Bütün bunlar tarihin mermer duvarına nakşedilir. Ben yazarken kahramanlarımla birlikte yaşıyorum ve çok mutlu oluyorum. Belki de bir kaçış, bilmiyorum.

Tarihten ve edebiyattan yeterince yararlanabiliyor muyuz? Ya da ders alabiliyor muyuz?

Tarih bilinci gerçekten çok önemli. Düşünebiliyor musunuz, örneğin Türklerin 30 yıl öncesinin tüm bellek kaydının silindiğini. Boşlukta bir meczuptan, yaşayan ölüden başka bir şey göremezsin karşında. Bizim ayaklarımızı yere basmamızı ve ileriye bakmamızı sağlayan omurgadır tarih bilinci. Ne yazık ki bizde olmayan bir bilinçten söz ediyoruz. Örneğin Çinliler ve Ruslar bizi bizden daha iyi tanıyor.
Tarihten bilimsel olarak yararlanmanın adı olan “ders almak”tan çok, toplumsal olgunluk, zihinsel bir zenginlik yaratmak toplumlar için daha önemli bence. Bunu da ancak edebiyatla yapabiliriz. Edebiyat yapıtı zaten büyülü bir şey, bir de buna tarihi eklediğinizde ortaya çok etkili bir yapıt çıkıyor.
Bizde tarih hamasetle yapıldığı için edebiyatın insani boyutu önemli. Edebiyat çok daha etkili olarak kullanılabilir. Örneğin benim “Sultan Alparslan’ın Ölümcül Yanlışı” öykümü okuyanlar çok başka bir Alparslan’ı okuyacaklar. İddia ediyorum asla unutamayacakları bir Alparslan olacak bu. Yine “İmparatoriçesiz İmparator”daki Konstantin’i asla unutmayacaklar. Buna inanıyorum ben. Bu arada benim öykü anlayışım “bir at yarışıdır” tanımına uygundur; sıkılmadan, su gibi okunmak isterim.

Öykülerinizde tarihe yön veren olgular üzerine de oldukça düşündürüyorsunuz. Aşk, ihanet, savaş, para, hırs… İnsanın yazgısı mıdır? Bunun üzerine neler söylemek istersiniz?

Fiziksel olarak mükemmeliz ama insan olarak mükemmel miyiz? Son yıllarda çevremizde boy pos yerinde, bakmaya kıyamayacağımız fiziksel güzellikte gençler görüyoruz. Bütün katiller bebek yüzlü değil midir? Muzaffer İlhan Erdost anımsatmasıyla, insanın insanlaşma mücadelesi daha bitmedi; sürüyor. Demek istediğim sorunuza yanıt: İhanet, para, hırs gibi insani zaaflar birer ruhsal kanser gibi. İnsana, doğaya, hayvana zarar veren insanlar oldukça bol. Bu insanlığın genel sorunu. Harward üniversitesini bitirenlerin kaçta kaçı ahlaki olarak yaşamını sürdürüyor. Ülkelerinin diğer ülke halklarını ezip sömürmesi için çabalayıp duruyor. Kalıp yerinde ama ruh yok; daha insan değiller. Paranın tutsağı olarak yaşıyorlar.
Böyle olunca edebiyatın malzemesi çoğalıyor. İnsan uygarlığı dediğimiz şeyi Batı uygarlığı tüketti çökertti. Aylan Kürdi bebek karşısında takındıkları tavırla da zaten bittiler. Dünyada kötülük kol geziyor. Nereye kadar uzanır kim dur der belli değil. İnsanlık tarihi böyle bir belirsizliği hiç yaşadı mı bilmiyorum. Yazgı da sanırım böyle bir şeye diyoruz.

Edebiyat ve yaşam, edebiyat ve iktidar ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz?

Edebiyatı insan yaşamından ayrı düşünmek olanaksız. Çünkü en güzel ve en zor insan edimidir yazmak. Zaman denen en değerli hazineyi kendi çıkarları için değil asla karşılığını alamayacakları uğraşa heba etmek her meslek erbabına nasip değil yazarlardan başka.
Edebiyat tüm sanatlarda olduğu gibi her zaman yoksulun geniş kitlelerin yanındadır. Zaten ancak o zaman kalıcı olur. Egemen sınıfların yanında olan pek az büyük yazar vardır. İktidarlar sanatı edebiyatı kullanmak isterler. Edebiyat da bu emperyalist kapitalist çağda hem kendi özgürlüğü için hem insanlığın özgürlük mücadelesi için çarpışmak zorundadır. Yazar ve şairlerin işi zordur. Edebiyatın bu etkili gücünü bilen egemen azınlık ise tüm dünyada bir şebeke gibi geniş kitlelerin ne okuyacağını belirlemekte maalesef. Bugün Atatürk havalimanında satılan bir kitabı, Meksika dilinde Mexico City ya da Londra Heathrow havaalanında bulabilirsiniz ya da Singapur’da. Azıcık tarih azıcık polisiye karıştırılmış tek tip kitaplardır bunlar. Ya Batı dışındaki ülkelerin eksikliklerini gösterir ya da polisiyedir. Edebiyat ödüller, yayınevi yönetimleri, ajanlar ve ajanslar tarafından fena halde yönetilmekte yönlendirilmektedir. Her ülke edebiyat bürokrasisini ele geçirmiş karanlık odaklar tarafından kıskaç altındadır. Çoğu kez bu gerçeği bile anlatmakta zorlanıyoruz maalesef. Her taraftan kuşatma altındadır. Demek ki, insan zihnini belirlemede çok önemli edebiyat.

Sizce alçaklıkların yaşanmadığı, savaşsız bir dünya özlemi bir gün gerçekleşecek mi?

İnsanın insanlaşma mücadelesi sona erdiğinde ancak.

Sizce bugün dünyanın yaşadığı en büyük sorun nedir?

Uygarlık mücadelesinde Batı’nın dünyanın diğer kesimine attığı kazık! Uygarlığın tek temsilcisi olduğunu iddia edip demokrasi, insan hakları gibi önemli kavramları sömüren, kendisinden başka dünyanın diğer kesimini güdülecek ikinci sınıf olarak gören Batı’nın bu ikiyüzlülüğü uygarlığın beşiği Akdeniz’in bir çocuk mezarlığı haline gelmesiyle artık açığa çıktı. Yani insanlığa gelecek umudu verecek hiçbir odağın olmaması çok büyük sorun. Umut yok.

Aynı zamanda iyi bir okursunuz. Son günlerde neler okudunuz? Beğendiğiniz, bize önereceğiniz kitaplar var mıdır?

Cengiz Aytmatov’u yeniden okuyorum. Gerçek bir edebiyat yıpıtının, bir olayı ve kahramanı nasıl anlatmak gerektiğinin en güzel örneği tüm kitapları. Bu yaz Hikmet Temel Akarsu’nun kitaplarını keşfettim, sevinçliyim. Çok geç kalmışım üzüntülüyüm.

Genç öykücülere neler önerirsiniz?

Dediğim gibi, Aytmatov okusunlar, hemen aklıma gelen. Yani hep büyük yazarları okusunlar. Salak sepet tiplerle hem edebiyat yeteneklerini hem zaman öldürmesinler. Ama uzun cümle kurmanın nasıl olacağını öğrenmek için mutlaka Muzaffer Buyrukçu’yu, kısa cümleyle nasıl öykü yazılabileceğini anlamak için de Tarık Dursun K.’yı karşılaştırmalı okuyup denemeler yapmalarını öneririm. Yoksa, estafurullah…

Antakya gazetesi okurlarına bir iletiniz var mıdır?

Sevgi selam. Müthiş bir tarihe sahip kent. Özellikle Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki savaş geriliminden tam gövde sağ salim çıkmaları ümidiyle…

Çok teşekkür ederim. Nice kitaplar, öyküler, ödüller dilerim.

Ben teşekkür ederim.