Eski müzedeki eserlerle şimdiki eserleri

Eski müzedeki eserlerle şimdiki eserleri

Kıyaslamak mümkün değil

Bir dönem gündeme gelen ‘mozaik skandalı’ haberleri noktasında ortaya konan tabloyu cesaretle omuzlayan ve konuyu kamuoyu ile paylaşmaktan da geri kalmayan İşadamı Ayhan Kara, “Bugün itibariyle, mozaiklerin içler acısı bir durumda olduğunu biliyorum. Müzeye nadiren gitmeye çalışıyorum. Zorunlu olmadıkça gitmiyorum. Gittiğim zamanlarda da tüylerim diken diken oluyor, ürperiyorum” dedi, ama ekledi de…

Hatay ekonomisi içindeki tartışmasız yeri ile dikkat çekse de, kadim toprakların eski Roma kimliğinde yükselen tarihe ve kültüre de sonuna kadar sahip çıkan ve bu anlamda gündeme taşınan ciddi tartışmaların içinde yer almaktan çekinmeyen İşadamı Ayhan Kara ile dünden bugüne yansıyan başlıkları konuştuk. Ciddi eleştirileri masaya koyarken, ne yapılması gerektiğinin de altını çizen Kara, yaşadığı sahipsizliğin çaresizliğini yaşayan Saint Simon Manastırı’ndan Defne-Uğur Mumcu’da çıkan onlarca mozaik buluntusuna ekli ‘resmi’ sessizliğe, bir dönem yaşandığı iddia edilen ‘mozaik skandalından’ Hatay’ın yurt dışındaki algısına kadar birçok başlığa cesur cevaplar ekledi.

Başlayalım mı?

Ayhan Kara, Hatay ekonomisi içinde önemli isimlerden biri. Ancak bizler, isminizi, özellikle de ‘mozaik skandalı’ haberlerinin Antakya özelinden çıkıp dünya basınına yansıdığı zamanlardan hatırlıyoruz, ki yaşanan sıkıntıları siz de gündeme taşımış ve haberin içeriğini desteklemiştiniz. Merak edilen şey, o günden bu yana mozaikler başlığındaki takibiniz devam ediyor mu?

Bugün itibariyle, mozaiklerin içler acısı bir durumda olduğunu biliyorum. Müzeye nadiren gitmeye çalışıyorum.
Zorunlu olmadıkça gitmiyorum. Gittiğim zamanlarda da tüylerim diken diken oluyor, ürperiyorum. Eski müzedeki eserlerle şimdiki eserleri kıyaslamak mümkün değil. Hatta iddia ediyorum, Samandağ-Kapısuyu’ndaki evimin banyo duvarında bulunan Orpheus Mozaiği şu an müzede olandan çok daha orijinal! Öyle ki, binlerce yıllık eserler, ama eski ruhtan çok uzaklar. Bu bağlamda çok ciddi girişimlerim de oldu, biliyorsunuz. Kimi serzenişlerim, ulusal ve uluslararası çapta karşılık buldu. Ancak ilk başta beni anlamak istemeyenler oldu. Mülki amirler olsun, turizmciler olsun, Müze idaresi olsun… Ama bugün geldiğimiz noktada ‘haklılığımız’ ortaya çıktı. Demek restorasyonda bir takım ‘problemler’ görmüşler ki durdurdular. Sonrasında yeniden devam ettiğini duydum. Ancak aynı ekip yürütüyorsa, bu çok daha vahim. Eğer bakış açılarını değiştirmedilerse, ki o bakış açısının değişmesi için de ciddi bir tecrübe lazım, aynı hatalara devam ediyorlar ve eserlerimiz yok oluyor.

Aralık 2014’te açılan yeni bir Müze binasından bahsediyoruz. Ancak aradan geçen bu uzun süreye rağmen eski Müze binasında hala taşınma işlemi devam ediyor. Bu gecikme ve taşınma işleminden size yansıyan fotoğraf karesi ne anlatıyor?

Bu, profesyonellikten uzak bir kere… Kültürel bakış açısından da uzak… Turistik bakış açısından da… Net olan bir şey var ki, elimizdeki eserlerin kıymetini anlayabilmiş değiliz. Eğer gerçekten de neye sahip olduğumuzu biliyor olsalardı, korumak için çok ciddi önlemler alırlardı. Çünkü bahse konu olanlar paha biçilmez eserler. Tekrarı olmayan, kopyalanamayacak eserler. Bozulduğu takdirde yeniden yapılamayacak olan eserler.
Bu bakış açısıyla, önce bir komisyon oluşturulur. Eserler taşınacak, yeni müzeye götüreceğiz, sergileyeceğiz… Ne şekilde yapılıyor bunlar? Teknik manada nasıl oluyor bu işler? Bugüne kadar bu müzeye taşıyan kimler var ve hangi müzelere hangi mozaikler taşınmış? Ya da bulunduğu yerden taşınıp da müzelere getirilen eserler ne şekilde muamele görmüş? İşte bütün bunlar, tüm bu tecrübeler harmanlanır, çok iyi bir ekip oluşturulur, ondan sonra bu işe girişilir. Ama ben sanki köprü yapıyormuşum gibi ya da asfalt döküyormuşum gibi bir ihaleyle çıkarsam bu işin içinden, sonuç bu olur.
Düşünün ki, ‘botokslu mozaikler’ diye bütün dünya duydu ve gördü. Kimisi açıkçası beni suçladı, hatta ‘turizmi baltaladığımı’ söylediler. Ama benim için önemli olan şuydu… ‘Bu işi nerede durdurursam kardır!’ Çünkü henüz bozulmamış ve taşınmamış, parçalanmamış, parçaları kaybedilmemiş eserler korunabilirdi. Bir eser bile korunabilmiş olsa, ben o yaftayı yemeye hazırım. O anlamda doğruyu yaptığıma inanıyorum.
Hatta mülki idarecilerden o dönem içinde bu konuyla ilgili olarak randevu istedim. Ancak siyasi bir kimlik taşıdığım için kabul edilmedim. O gün söyleyeceğim şey netti. ‘DURDURUN!’ Elimizdeki sağlam mozaiklere dokundurtmayın! El sürmesinler! Çünkü anladığım kadarıyla, kazma-kürek ve çekiçle indirmişler duvarlardan, ardından parçalar felaket bir biçimde taşınmış… Çuvallarda, kovalarda, inşaat malzemesi taşır gibi tarihi eserler taşınmış…

Uzun bir zamandır, Hatay Büyükşehir Belediyesi’nin Defne ilçesi Uğur Mumcu Alanı’nda devam eden bir proje çalışması var. Orada çok ciddi tarihi eserler ortaya çıktı. Ancak bulunanların görkemli içeriğine karışan ciddi de bir sessizlik var, ki kendisini dışarıya anlatma ihtiyacı olan bir şehrin aksine… Müze’nin ve ilgili kurumların sessizliğinde konuşan yerel idarecilerin verdiği bu garip tablo size ne anlatıyor, dünyayı bu anlamda dolaşan biri olarak?

Mozaik konusunda ünlü birkaç müze vardır. Bir tanesi Tunus’taki Bardo Müzesi’dir. Bir tanesi bizimki ve diğeri de Gaziantep’teki Zeugma’dır. Tunus’ta gezerken, gördüm ki, geçtiğimiz yollarda, yerlerde hep mozaikler var ve insanlar da topuklu ayakkabılarla o mozaiklerin üzerinde geziyor. Bunu görünce, oradaki görevliye, ‘Buna nasıl izin veriyorsunuz?’ diye sordum. Cevap mı? ‘Bizde bunlardan çok var!’ oldu… Ben de, ‘Güzel, ama çok kısa süre içerisinde bunlar artık olmayacak. Çünkü gerekli özeni göstermiyorsunuz ve elinizdekinin kıymetini bilmiyorsunuz’ şeklinde cevapladım.
Bizdeki durum da hemen hemen aynı. Düşünün ki, Hilton Oteli’nin temel kazısında ortaya çıkan mozaikler eğer Müze taşınırken ki ‘muameleye’ maruz kalsalardı, şimdiye kadar yok olmuşlardı. Ama ne yapıldı? Yerinde sergileme yoluna gidildi. 850 Metrekarelik tek parça mozaikten bahsediyoruz. Dünyanın en büyüğü… Bütün dünya gözünü buraya dikecektir, özellikle de bu konuyla iştigal edenler, ki burası bizim için çok ciddi bir gelir ve tanıtım kaynağı.
Açıkçası, ‘battı-çıktı’ denilen alanda da ‘benzer’ bir şey yapılabilirdi diye düşünüyorum. Tamam çok ciddi masraflar yapıldı ve kazılar gerçekleştirildi. Ama ya orijinalliğini hiçbir şekilde bozmadan taşıyacaksınız, ki bunu yapamayacağınızı hissettiğiniz anda yerinde sergileyeceksiniz ve o projeden vazgeçeceksiniz. ‘Batmasın-Çıkmasın’ kardeşim. Başka yerlerden alternatif yollar üretin. Orada öyle bir değere sahipseniz, onu ön plana çıkartın. Yol geçmeyiversin oradan. Başka alternatifler bulun. Ama kimseyi de mağdur etmeden. Yani burada odak, ‘Ben bu değeri korumalıyım’ olmalı.

Bizlerin en büyük sıkıntısı bu kenti dünyaya anlatabilmek. Peki, tam da bu alanda çıkan mozaiklere ve onca buluntuya ekli ‘garip’ sessizlik, ‘tanıtma’ ve ‘anlatma’ çabamızla çelişmiyor mu?

Aslına bakarsanız, bu buluntular dünya kültür devlerini harekete de geçirmeli. Yapılabileceklerden biri de şudur… Dünyadaki en büyük turizm şirketleri, dünyadaki en büyük müzeler ve kültüre önem veren kurum-kuruluşlar davet edilir, bir resepsiyon düzenlenir ve buradakiler tanıtılabilir. Şu aşamada bile tanıtılabilir. Birçok üniversiteden şu süreç içinde arkeolog davet edilebilir. Yani ‘her şeyi ben bilirim’ edasıyla bir şeyleri yapmaya kalkarsanız, berbat edersiniz. Zira bu bizler için çok önemli bir fırsat. Hem tanıtım adına hem ‘koruma’ başlığında dışarıdan ‘fikri’ destek alma adına.
Enteresan bir şey söyleyeceğim… Bir zamanlar, bir İtalyan, yıllar sonra İstanbul’a geliyor ve İstanbul’a bakarak şöyle diyor… ‘Siz, 1453’te İstanbul’u almışsınız, ama hala yerleşememişsiniz!’ Aynı durum Hatay için de söz konusu. Yerleşemiyoruz. Düşünün ki, zeminin 3-4 metre altında koca bir şehir yatıyor. Para basmaya yetkin bir imparatorluk parçası. Yerin altında, ama koruyamıyoruz. Anlayacağınız, potansiyel var, ama ‘fayda’ yok!

Sizin gündeme taşıdığınız bir başlık var, şu an Defne ilçesi sınırları içerisinde gözüken Saint Simon Manastırı’nın Samandağ ilçe sınırları içine dahil edilmesi noktasında. Bu süreç şu an nerede?

Konuyu ilk dile getirdiğimde, herkes ‘ne yapıyorsun, ne fark eder… Neticede bir sınır… Ha Defne’de ha Samandağ’da!’ dedi. Bunu, özellikle de Defne’deki ‘yetkin’ seçilmişler dile getirdiğinde, ben de şunu ifade ettim kendilerine… ‘O zaman Harbiye Şelaleleri, ha Harbiye’de – Defne’de, ha Yayladağı’nda’ Ne fark eder!’
Şimdi şunu özellikle ifade etmek gerekiyor ki, Saint Simon çok özel bir yer. Bizler için, Samandağ için çok özel bir yer. ‘Cebel Sam’an’, Simon Dağı… Samandağ, aslında ‘Saman’dan gelmez ‘Simon’dan gelir. Anlayacağınız, Samandağ’ın kendisine adını veren tarihi bir değerden bahsediyoruz. Tarih boyunca da buraya ait olmuş. Kim neye göre karar verdi de sınırları bu şekilde çizdi? Neden denetlenmedi? Samandağ Belediyesi bunlar yapılırken neredeydi? Niye fikir beyan etmedi? Niye itiraz etmedi? Çünkü isminizi çalışıyorlar. İsminizi borçlu olduğunuz güzel bir değer var ve o değeri tecrit ediyorlar. O anlamda ben de itirazlarımı dillendirdim. Akabinde geçmiş dönem Valilerimizle görüştüm. Sayın Ercan Topaca ile görüştüm, ki bugünkü Valimizle de görüştüm. Bu isimlerin yanı sıra Samandağ ve Defne Kaymakamları, Belediye Başkanları, Büyükşehir Belediye Başkanı, siyasi partiler… Yani bu konuyu herkesle görüştüm. Şimdi büyük bir memnuniyetle öğrendim ki, Samandağ Belediyesi bir girişim başlatmış. Meclis kararı alınmış. Talep edeceğiz… Dilerim, Defne Belediyesi de Meclis kararı ile der ki, ‘hakkı iade edeceğiz’ ve Samandağ da ismini aldığı tarihi yere kavuşur.

Yaklaşık 1500 yaşında olan bir Manastır’dan bahsediyoruz, ama… Bugünkü hali, sprey boyalar içinde ve ciddi bir bakımsızlık ve terk edilmişlik içinde. Bu tablonun size fısıldadığı şey nedir?

Bir kaç sene önce, yurt dışından önemli birkaç tarihçi ve restoratör davet ettim. Tabi bu arada Saint Simon’u görmemek mümkün mü? Bir kere burası, Stilit Tarikatı’nın en önemli sembolü ve merkezi. İkincisi… Yapı itibariyle de eşsiz bir yer. Normal şartlarda bir bina yaparken, dışarıdan malzeme getirirsiniz. Burada ise tam tersi! Ortada bir dağ var. Bir kaya kütlesi var. Ve siz, kafanızdaki ya da çizmiş olduğunuz projeye göre malzeme eksilterek ortaya bir yapı çıkartıyorsunuz. İşte bu bağlamda çok önemli bir yapı.
Buraya gelen, Kapadokya’da çok önemli restorasyon programları yürüten Profesör Maria Andaloro, şunu söyledi… ‘ Saint Simon, şu haliyle bile UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girebilir.’ Bir de düzgün bir projeyle restore edildiğini düşünün! Açık ve net olan bir şey var ki, burası eşsiz bir tarihi mekan.

Elde bu kadar tarihi ve kültürel birikimi olan bir kentin, hala UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne bir şeyler ekleyememesi, sizce neden? Eksik olan ne?

Bir kere irade eksik… Vizyon eksik… Potansiyeli faydaya çevirecek maharet eksik…

Sahibi olduğunuz Hatay Has Turizm, bir dönem bu kentin Roma geçmişini yansıtan mozaikleri desen olarak üzerinde taşıdı. Ancak alınan bir kararla da son dönemde bu çalışma kaldırıldı. Yeni bir şeyler var sanırım, doğru mu?

Bu konuda ne kadar büyük zorluklarla karşılaştık, biliyor musunuz, tüm o mozaikleri otobüslerimizin üzerinde taşımak için… Müze Müdürlüğü’nden bir kere izin almak zorundaydık. Trafik tescili de önemliydi, ki mozaikleri de ruhsatlara işlettik. Bu çok ciddi bir maliyeti de beraberinde getirdi.
Ama konunun şöyle de güzel bir kısmı var, ki babam şahit olmuştu… Bir yolcu ile Antakya’da karşılaşıyor. Yolcunun söylediği şey şu: ‘Bizi buraya getiren şey, bu otobüsün üzerinde gördüğümüz mozaik fotoğrafları oldu!’ Hedefimize bu anlamda ulaştık. Bilmeyenler için ifade edeyim… Bu mozaikleri tam 16 yıl boyunca otobüslerimizin üzerinde taşıdık.
Şu an araç filomuzu yeniledik. Şimdi yeni bir proje geliştirebiliriz. Açıkçası geliştiriyoruz da… Yine Hatay’ı tanıtabilecek unsurları otobüslerimizin üzerinde resmedebiliriz. Samandağ biberinden Antakya künefesine, Hatay, çok başka yönleriyle de ön plana çıkartılabilir. Bu konuda da Has Turizm’in illa ki bir katkısı olacaktır.

Son olarak… Hatay başlığında ilerleyen tanıtım çabamızda, kadim toprakların Antakya’sı hep gerilerde kalıyor. Dünya’yı dolaşan biri olarak, sizce bu yanlış bir tanıtım tercihi mi?

Şöyle ifade edeyim… Dışarıda ‘Hatay’ dediğinizde, ağızları açık kalıyor ve ‘neresi’ diye soruluyor! ‘Samandağ’ dediğinizde durum yine aynı… Değişmiyor! Ama iş ‘Antioch’ olunca ya da ‘Seleucia Pieria’, her şey değişiyor. İnsanlar size hayranlıkla bakıyor ve sizi hayranlıkla dinliyor.
Bu anlamda, Antakya’nın tanıtım başlığında geriye düşmesi ciddi bir yanlış. Antioch = Antakya… Tarih boyunca insanlar bunu bu şekilde biliyor. Tarihçiler böyle yazar, İncil’de bu yazar, kutsal kitaplarda bu yazar… Dünya’nın neresinde olursa olsun, bir tarihçi ile oturun konuşun ve ‘Hatay’ deyin, suratlarda kocaman bir soru işareti görürsünüz. Ama ‘Antioch’ dediğinizde dururlar. Çünkü en önemli medeniyetler buradan çıkmıştır. Bu topraklar çok büyük medeniyetlere sahne olmuştur. Seleucia Pieria da öyle… O nedenle, isim değiştirerek çok bir şey kazanmıyoruz, ama çok şey kaybediyoruz.

(Visited 1 times, 1 visits today)