Geçenlerde tesadüfen, “T 24 Bağımsız İnternet Gazetesi” nde, koku duyusuyla ilgili iki yazı okudum art arda. 6 ve 20 Şubat Depremleri olmasaydı, sanırım bu yazıyı kaleme almazdım. Her iki yazıda bazı kokuların insanı çocukluğuna, yani geçmişe götürdüğünden söz edilmiş ki doğru bir tespit. Pek çoğumuz, buruna gelen hoş bir kokuyla çocukluğuna gitmiştir. Hafıza bu, çocukluğa gidilince; aniden hatırlanıveriyor bir veya birkaç anı.
Antakya’nın dışında, memleketin herhangi bir yerinde, herhangi bir sokaktan geçiyorum diyelim ki. Bir fırından gelen ekmek kokusu, bir anda beni 55-60 yıl geri götürür. Mahallemizde ekmek fırını yoktu. Apartmanlar pıtrak gibi ürememiş, türememişti henüz. Evlerin hemen hemen tamamı tek katlı, müstakil ve bahçeliydi. Çoğu ailenin bahçesinde tandır vardı. Ekmekler o tandırlarda pişirilirdi. Çocuklar açısından güvenlik sorunu yoktu. Anne – babalarımızın akşama kadar aramadığı olurdu. Sağda solda, şurada burada, bir arkadaşımızın evinde yemek yerdik. Tandırlar, genellikle akşam yakılırdı. Acıkmışsak, pişiricilerin hemen yanında durur, biz de köy ekmeğinden nasiplenirdik. Sabahları erken uyandığımdan, “tandırları kontrol etme hastalığı” na yakalanmıştım. Yakınımızdaki sekiz-on tandırı kontrol eder, akşam loşluğunda unutulan, hâlâ iç duvara yapışık, nar gibi kızarmış ekmeği kıtır kıtır yediğim olurdu. Tandır sıcaktır; içindeki közler henüz tam sönmemiştir. Zaten ekmeği sabaha kadar pişiren de o közlerdi. Tandır, saklambaç oyunumuzun bir parçası, bir saklanma yeriydi aynı zamanda. Düşünmeden, üşenmeden içine girerdik. Ebe bizi arar, bulamadığı için sinirlenirdi. Tandırdan çıkınca da tanıyamazdı. Çünkü Beyaz ırktan, Siyah ırka geçiş yapardık. Beyaz ırka yeniden dönüşümüz, akşam annemizden yiyeceğimiz dayağa kadar sürerdi.
Bazı kokular sadece çocukluğu hatırlatmaz elbette; erişkin yaşlarda yaşananları ve neredeyse hafızaya çakılı anıları da… Fırınlardan taşan kokular biberli ekmekleri, Antakya simidini, simitlerin bandırıldığı tuz kimyon karışımını, külçeleri, kakeleri… hatırlatır.
Lisemiz, ruhban okulundan bozma tarihi bir binaydı. Arkadaşlarımın yalancısıyım; birinci sınıfı, bir zamanlar mutfak olarak kullanılan bir mekânda okumuştuk. Saat 11 30 sularında acıkmaya başlardık sınıfça. Okul binamıza yakın evlerin pencerelerinden envai kokular yayılırdı. Bir koku beni ve arkadaşları çok etkiler, dersi dinlememizi ve anlamamızı güçleştirirdi. Söz ettiğim kokunun, beynimize düşürdüğü hayali görüntüler: Bir ocağın üzerinde bir tava, tavada asiditesi yüksek zeytinyağı, küp şeklinde doğranmış pembeleştirilen kuru soğan. Bilirdik ki bu tava birazdan, pişirilmiş yeşil mercimekli bir bulgur tenceresinin üzerine boca edilecektir. O sırada yayılan koku, sarhoş ederdi beni ve arkadaşlarımı…
Bundan 20 yıl kadar önce, Musa Dağı’na çıkmıştık 50- 55 kişi. Sabahın saat 5’inde başlayan heyecanlı hazırlık ve koşuşturma, akşam saat 19 gibi son bulmuştu. Yaz mevsimi olduğu için günler uzundu. Ben, diğer arkadaşlara göre biraz daha öndeydim. Dağ eteğinden bir köye inmiştim. Bir mangal kokusuyla sarsılıverdim bir anda. Açlık, susuzluk had safhada. Bahçesinde mangalını yakmış ve et dizili şişleri pişiren bir adam gördüm. Selam attım gülümseyerek. Belki beni buyur eder de, bir şiş alır, yerim beklentisi, hayali… Yok, buyur etmedi. Aradan yıllar geçmesine rağmen adama olan kızgınlığım henüz geçmedi. İşte ne zaman burnuma mangalda pişen et kokusu gelse, hemen o olayı hatırlayıveririm.
Nerede olursam olayım, züngül gördüğüm an, züngül ile ilgili tüm çocukluk ve erişkinlik anılarım sökün eder. Anılar, bir an önce hatırlanmak için bilincimde, yarışa girerler adeta.
Nerede olursam olayım nergis kokusunu aldığım an, Köprübaşı’na uçar gider, tırabzanlara konuveririm. Genellikle kış sonu, bahar başıdır. Bir tarafımda suyunun en coşkulu aktığı nehir, bir tarafımda yaya geçidi… Kaldırımda yaşlı bir amca, sepetinde nergisler… alıcılarını bekliyorlar. Aradan yıllar geçmesine ve hatta bu dünyadan göçüp gitmesine rağmen, hâlâ orada oturup gülümsüyordur yayalara.
Ne zaman kestane kebabı kokusunu alsam, hafızam, uçuruverir beni Atatürk Parkı’nın oralara. El arabalarında kestane kebap satıcıları, kaldırımlarda dizili.
Özetle hoş bir koku, kişinin, çocukluk ve erişkinlik anılarına adeta seslenir; o a’na çağırır. Ama yaşanmışlıkların, anıların yeri yurdu depreme maruz kalıp yok olduysa, iş başka bir mecraya eviriliyor. Anılarımız, geçmişten burukça gülümsüyorlar belki de… Çoğu artık gözyaşıyla sıvanmış, karılmış, kırılmış…
KAYNAKLAR:
- https://t24.com.tr/yazarlar/deniz-kurt/kokularla-gecmise-yolculuk,51163
- https://t24.com.tr/haber/neden-bazi-kokular-bizi-gecmise-goturur,278587