Ortadoğu’da taşlar yerinden oynuyor ama bu kez gürültüyle değil, sessizlikle… İran’da rejim çökmedi. Beklenen kırılma yaşanmadı. Aksine, sahadaki tablo daha karmaşık ve çok katmanlı bir hal aldı. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hamleleri, hedeflenen sonucu üretmiş görünmüyor. Ancak bu “başarısızlık”, başka alanlarda yeni hamlelerin önünü açıyor.
İşte tam da bu noktada gözler Suriye’nin güneyine çevriliyor. Süveyda… Sessizliğin en yoğun olduğu yerlerden biri. İsrail’in burada “kriz dönemi hükümeti” benzeri bir yapı oluşturduğu yönündeki bilgiler, ilk bakışta spekülatif gibi durabilir. Ancak sahadaki parçalar birleştirildiğinde bu iddiaların tamamen temelsiz olmadığını görmek zor değil.
Daha dikkat çekici olan ise Dürzi hattında kurulan yeni temaslar. Süveyda’daki Dürzilerle Lübnan’daki Dürzileri aynı çatı altında buluşturma çabası… Bu sadece sosyolojik ya da mezhepsel bir yakınlaşma değil; jeopolitik bir mühendislik girişimi. Hedef, sınırların ötesinde bir yapı oluşturmak ve bu yapı üzerinden hem Suriye hem de Lübnan’dan insan kaynağı devşirmek.
Tarih bilenler için bu tablo yeni değil.
Birinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ve önce İngiliz, ardından Fransız himayesine giren Dürzi oluşumu… 1923 ile 1936 arasında Suriye’nin güneyinden Lübnan’ın güneybatısına uzanan o hat… Ve sonra, Fransız işgaline karşı gelişen halk hareketiyle birlikte Dürzilerin yön değiştirmesi… Ulus devlet fikrinin ağır basması ve o yapının tarihe karışması.
Bugün yeniden ısıtılan senaryo, aslında o dönemin güncellenmiş versiyonu.
“İran’la başladık, konu nasıl buraya geldi?” sorusu tam da bu yüzden önemli. Çünkü bu savaş yalnızca İran’la sınırlı değil. İran sahasında sonuç alınamayan her başlık, çevre coğrafyalarda yeni denklemler üretiyor. İsrail’in Suriye ve Lübnan hattında attığı adımlar da bu stratejinin parçası.
Sahada bir başka gerçek daha var: Yeni örgütlenmeler.
Bölgeden gelen bilgiler, sadece mevcut yapıların güçlendirilmediğini; aynı zamanda yeni, daha radikal unsurların da devreye alınmaya çalışıldığını gösteriyor. Bu, klasik vekâlet savaşlarının ötesine geçen bir durum. Kontrol edilebilir kaos üretme çabası…
ABD cephesine baktığımızda ise tablo farklı değil. Washington yönetimi, İran karşısında “mutlak güç” algısını ciddi biçimde zedeliyor. Bu durumun en net yansıması Körfez’de hissediliyor. Güvenlik şemsiyesinin sorgulanmaya başlanması, ekonomik ve siyasi kırılganlıkları derinleştiriyor. Körfez ülkeleri, ilk kez bu kadar yüksek sesle “yalnız kalabilir miyiz?” sorusunu soruyor.
Tam bu noktada Türkiye için dikkat çekici bir alan açılıyor.
Bölgenin denge unsuru olma ihtimali…
Ankara, sahadaki sert güç unsurlarının dışında, siyasi ve diplomatik aklıyla öne çıkabilecek bir pozisyonda. Ancak bu fırsatın kırılgan olduğu da ortada. Nitekim Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği üzerinden yapılan Montrö vurgusu, sıradan bir hatırlatma değil.
İstanbul Boğazı’nın NATO lehine kapatılabileceği yönündeki iddialar, Moskova’da ciddi bir tedirginlik yaratmış durumda. Rusya’nın bu konudaki hassasiyeti anlaşılabilir. Ancak asıl mesele, böyle bir ihtimalin Türkiye’nin “denge” rolünü zedeleme riski taşıması.
Montrö, sadece bir sözleşme değil.
Bu ülkenin stratejik sigortalarından biri.
Nasıl ki Lozan Antlaşması Türkiye’nin diplomatik temel taşlarından biriyse, Montrö de aynı derecede kırmızı çizgi olmaya devam ediyor. Bu çizginin esnemesi, yalnızca bir deniz geçiş rejimini değil, Türkiye’nin bölgesel konumlanmasını da doğrudan etkiler.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, düne çok benziyor.
Ama bir farkla: Aktörler daha temkinli, hamleler daha örtülü, sonuçlar ise daha derin.
Ortadoğu’da oyun yeniden kuruluyor. Bu kez sahne ışıkları kısık, ama perde arkasındaki hareketlilik çok daha yoğun.
Ve biz, bu satırlarda sadece görüneni değil, görünmeyeni de konuşmaya devam edeceğiz.