GÜÇLÜNÜN ADALETİ Mİ, HAKLININ ADALETİ Mİ ?

  Eski Yunan dünyasında Sofistler olarak bilinen felsefeciler arasında adalet ve güç arasında paralellik kuranlar olmuştu. Örneğin Sofist Thrasymakhos, güçlü olanın zayıf olana hükmetmesinin adalete aykırı olmadığını düşünüyordu; çünkü adalet kavramı her yerde güçlü olanların yararına hizmet etmekte, devleti yönetenler de yasaları çıkarırken kendi çıkarlarını gözetmekteydiler.   İşte bu Sofistlerin gözünde “adalet”, “erdem” gibi kavramlar sıradan insanları etkili konuşma […]

 

Eski Yunan dünyasında Sofistler olarak bilinen felsefeciler arasında adalet ve güç arasında paralellik kuranlar olmuştu. Örneğin Sofist Thrasymakhos, güçlü olanın zayıf olana hükmetmesinin adalete aykırı olmadığını düşünüyordu; çünkü adalet kavramı her yerde güçlü olanların yararına hizmet etmekte, devleti yönetenler de yasaları çıkarırken kendi çıkarlarını gözetmekteydiler.

 

İşte bu Sofistlerin gözünde “adalet”, “erdem” gibi kavramlar sıradan insanları etkili konuşma yoluyla kandırmak için birer araçtan başka bir şey değildi. Öyle görünüyor ki kimi Sofistler gücün hak doğurduğunu düşünmekteydiler. Sofistlerin gücün hak doğuracağına ilişkin saptamaları, modern siyasete kadar tarihin her döneminde hesaplaşmayı gerektiren konuların başında yer aldı.

 

Günümüz sosyolojisinin temel kuramcılarından Pierre Bourdieu’nün de iddia ettiği gibi “Hukuk, daima güç ilişkilerinin kanunlaştırılmasından oluşmuştur.”

 

***

Çokça tekrar ediyoruz: Bizde bozulma yukardan gelir. Gücü verdiklerimiz kurallarla bağlıdır. Başa geçeni kurallar zinciri bağlar. O zincirden kurtulmak isteyene sistem müsaade etmez. Sistem bozulursa olan olur. Güçler tek elde toplanır. Yürütmenin unsurları tepedekine bakar. Meclis de karar almak için o tek ele bakar. En fenası adalet mekanizması da o ele bakar hale gelir. Şimdi o duruma yakın düştüğümüzü gün yirmi dört saat yaşıyoruz.

 

Oysa, talimat almayacak tek güç varsa adalet mekanizmasıdır. Adaletin talimata düştüğü algısı oluşmuşsa her türlü kötülük azar. Nitekim azmıştır. Türkiye mafyavari şekillenmelerle sarılmış durumda görünüyor. Yalan talan havada uçuşuyor. İBB davasında tanık kürsüsüne çıkanların neredeyse tamamı ‘Ben öyle demedim. Ben o gün öyle demiştim ama aslında görmedim. Bana ‘Serbest kalırsın’ dedikleri için o ifadeyi verdim ama aslında bu konuda bilgim yoktu.’ gibisinden cümleler sarf etmeye başladılar. ‘SİSTEM’, ‘naylon fatura’, ‘her ihaleden belli oranda rüşvet alınması’ gibi, İBB davasını bir ‘organize suç örgütü’ niteliğine büründüren ithamların ana dayanaklarından olan tanıklar çözülüyor. Geçen hafta sonu, Ekrem İmamoğlu’nun da sanıkları arasında yer aldığı 407 sanıklı İBB Davası’nın 15’inci gününde ara karar veren İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 kişi hakkında tahliye kararı verdi. Böylece davadaki tutuklu sanık sayısı 89’a düştü.

 

Bu adalet değil, sınırlı bir düzeltmedir. Tutuklama istisnadır. 89 kişi içerideyse sorun devam ediyor demektir. Adalet parça parça olmaz. Bu tabloya adalet denemez. Asıl sorun, yargının siyasetin gölgesinden çıkarılamaması; tutukluluğun bir tedbir değil, cezalandırma yöntemine dönüştürülmesidir. Adalet, keyfiliğe değil evrensel hukuk ilkelerine dayanmalıdır. Bu ülke, siyasi müdahalelerle şekillenen bir yargı düzenini hak etmiyor.

 

Neredeyse bir yıldan fazla süredir 18 yurttaşımız haklarında hiçbir somut delil bulunmadığı halde tutsak edilmişti. Tahliye kararı verildi. Ancak Özgürlük, yalnızca cezaevi kapısından çıkabilmekten ibaret değildir. Gerçek özgürlük, kimsenin düşüncelerinden, kimliğinden ya da siyasi duruşundan dolayı cezalandırılma korkusu taşımadığı bir düzendir. Tutukluluğun istisna, özgürlüğün esas olduğu unutulduğunda; hukuk, adalet üretme vasfını kaybeder ve bir araca dönüşür. O noktada mesele birkaç insanın özgürlüğü olmaktan çıkar, bir toplumun vicdanı meselesi haline gelir. Adliyeler, iktidarın beklentilerine göre çalışmaya başladığında hukukun üstünlüğü yerini üstünlerin hukukuna bırakır. İşte o zaman yapılması gereken şey korkuya teslim olmak değildir; hakikati savunmaktır. Bir kişi için adalet yoksa, hiç kimse için adalet yoktur.

 

***

Modern siyaset teorisinin giderek merkezine çekilen gücün hak doğuracağı görüşü 18’inci yüzyılda Jean Jacques Rousseau tarafından da eleştirilmişti.

 

Rousseau, “Kendisinden öncekini alt eden bir güç, onun hakkını da elde eder. Madem güçlü olan haklıdır, öyleyse yapılacak şey her zaman güçlü olmaya bakmaktır” derken güç ile adalet arasında kurulan ilişkiyi eleştirmekteydi.

 

İktidar hukukla, hukuka başvurarak örgütlenir. İktidar hukuku/yasaları ve hukuk uygulamasından doğan yargı işlevini belirle(ye)mez ve denetle(ye)mez. Tam tersine, iktidarın işlevleri hukuk tarafından belirlenir ve denetlenir.

 

Ünlü Alman sosyal bilimci ve filozof Friedrich Pollock, hukukun bu özelliğini “Vücut için kemikler neyse, siyasal kurumlar için de hukukun önemi odur” şeklinde tanımlar. Bu kurum ve ilkeler, toplumsal düzenin sürdürülmesinin, her bir yurttaşın (günlük yaşamını idame ettirme dışında bir amacı olmayan sıradan yurttaşın da dahi), varlığını, yaşamını sürdürmesinin, hak ve özgürlüklerinin keyfi müdahalelere karşı korunmasının, tek güvencesidir!

 

Hukuk güvenliği, hukukun üstünlüğü, bağımsız, tarafsız yargı, doğal yargıç ilkesi, savunmanın bağımsızlığı ilkeleri ile masumiyet karinesi, lekelenmeme hakkı, suç ve cezaların şahsiliği ilkesi, tutuklamanın istisnai bir önlem olması ilkesi, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı, seçme ve seçilme, siyasi faaliyette bulunma hakkının yok sayıldığı ve ihlal edildiği uygulamalarla yürütülen yargılamalar, toplumun hukuk, adalet, hakkaniyet, tarafsız/ bağımsız yargı anlayışını ve hukuk güvenliği inancını zedeliyor.

 

CHP’ye yönelik yapılan adli hamlelerin, dünya âlem biliyor ki, iki nedeni var. İlki, siyasi iktidarın ana muhalefet partisine, yani Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik sistematik, gitgide yayılan ve büyüyen tasfiye mekanizmasını harekete geçirmesi. İkincisi, belki daha önemlisi CHP belediyelerini yolsuzluklarla özdeş kılan bir iklimin, bir kanaatin oluşturulma gayretidir.

 

***

Ne var ki tasfiye süreci uzun süredir iktidarın istediği gibi gitmiyor. Beştepe’nin arzu ettiği iklim o kadar kolay oluşmuyor. İktidar seçmeni bile zaman zaman ikna olmakta zorlanıyor. Zira bu durumu doğrulayacak, yolsuzluk ve benzeri suçlamaları destekleyecek göstergeler ve bir gerilim yok ortada. Sadece bu girişimlerin, gözaltıların, tutuklamaların ürettiği bir gerilim var; bu da bu davaların ikna ediciliğini ortadan kaldırıyor.

Ayrıca kanaat o ki Türkiye’ye has başkanlık sisteminin ürettiği bir mekanizma var. Cumhurbaşkanı sadece anayasal olarak yetkileri elinde toplamıyor; kritik sahalarda işleyiş olarak da bir mikro işletim usulünü benimsemiş bulunuyor. Yargı, özellikle İstanbul Adliyesi etrafındaki tüm gelişmeler, kurumlar hiyerarşisi ve hukuki değerler etrafında değil; Cumhurbaşkanı–İstanbul Başsavcısı–Adalet Bakanı üçgeninde ve siyasi gerekler etrafında yürüyor.

 

Erdoğan’ın beklentileri, işaretleri, itirazları adli süreçlerin şekillenmesinde belirleyici oluyor. Birçok meselede duyduğumuz “AK Parti içinde farklı düşünceler, itirazlar var” sözlerinin temelinde bu yatıyor. Ama bu itirazların hemen hiçbir siyasi ağırlığı bulunmuyor.

 

Belki işler iktidarın planladığı gibi gitmiyor ancak tersi istikamette bir gelişme de yok. Kervan yürüyor. Gazeteciler tutuklanıyor (CHP’li Utku Çakırözer’in açıkladığı Mart ayı Basın Özgürlüğü Raporu’na göre en az 40 gazeteci yargılandı, 7 gazeteci gözaltına alındı), kayyımlar atanıyor, belediye başkanları tutuklanıyor, gözaltına alınıyor ve otoriter hamleler kanunları kullandığı oranda banalleşmeye, sıradanlaşmaya başlıyor. Bugüne dek 18 belediye başkanını hapse tıktılar. 12 belediyeye kayyım atadılar. 30 belediyenin nüfusu 28 milyon. Ne yani, halk iradesini yok saymanın başka yolu mu kaldı! Başka çaresi mi var sanki! Bakalım yarın sabah hangi belediyelere baskın yapacaklar!

 

Dahası da var. Bu ortamda, sıkça söylüyoruz, Erdoğan’ın elini güçlendiren, otoriterleşmeyi maskeleyebilecek gelişmeler özellikle dış politika sahasında yaşanıyor. Bunlar Erdoğan’ın güç ve başarı imajını besliyor. Milliyetçilik duygusu, artan oranda Türkiye’nin küresel güç olması ve bu gücün Erdoğan tarafından temsil edildiği kanaatiyle şekilleniyor. İran’a yapılan ABD-İsrail saldırıları, savaş bile Erdoğan’a güveni arttırıyor.

 

***

İsrail-ABD ikilisinin İran’a saldırısı sırasında Türkiye’nin ‘savaşın dışında kalabilmesi’, arabuluculuk noktasında inisiyatif alması’ belli ki seçmenlerde-vatandaşlarda bir etki yaratmış. Elbette alt başlıklara bakıldığında, Trump ile aynı safta gözükmek-yer almaktan tartışmalı isim BlackRock CEO’su Larry Fink ile görüşmeye genel kamuoyunun daha az tartıştığı konular var. Ancak belli ki bu en azından şimdilik gündemde değil. Türkiye’nin askeri gücünün Trump’ın NATO’nun içini boşalttığı-boşaltmaya çalıştığı dönemde Avrupa için kritik önemde olduğunu da yapılan görüşmelerde-anlaşmalarda açıkça görüyoruz. (Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile İran’a saldırıların başladığı dönemdeki görüşme ile İngiltere Eurofighter anlaşması iki örnek.)

 

Erdoğan oylarını yeniden artırırken ana muhalefet partisinin eksikleri yok mu peki? Elbette var. Ancak özellikle son dönemde gördüğüm, parti içinden uzaklardan konuştuklarımdan aldığım bir izlenim de var: Özgür Özel yalnızlaştırılmaya çalışılıyor. Herkesin farklı bir gerekçesi var anladığım. İsimler, mevkiler, gerekçeler anlatılıyor. Bu CHP’de şu anda bir sorun var anlamına gelmiyor. Ancak anladığım partinin yeni bir motivasyona ihtiyacı var.

 

Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı genç Özgür Özel’in, geçen hafta Çatalca’daki açık hava konuşmasında, “coşkun kalabalığa seslenirken” rütbeleri sökülerek TSK’den atılan teğmenler hakkında “Teğmenlere rütbelerini takacağız” dediğini televizyonda duyunca “Aferin aslanım” dedim ve alkışladım. Bu tavra dobra dobra “devri sabık yaratmak” denir. Şu zamanda en çok istediğim ve beklediğim şey! Uluslararası kullanım dilinde buna restorasyon (Fr. : la restauration) denir ki dilimizde “1. Onarım, onarma, onarıp ilk durumuna getirme; 2. Yeniden tahta çıkarma; 3. Canlandırma, diriltme” anlamlarına gelir. Fransa’da özel anlamı vardır: Napolyon’dan sonra tekrar başlayan krallık yönetimi… Kemalist Cumhuriyetin iktidara gelmesi!…

 

“Devri sabık yaratmak”, her yeni hükümetin ilk işi olmalıdır. “Devri sabık yaratmak” demokrasinin tuzu ve biberidir.

 

 

Prof. Dr. Garip Turunç – Bordeaux (Fransa) Üniversitesi ve İstanbul Galatasaray Üniversitesi Em. Öğ. Üy.Bordeaux,

Cuma 3 Nisan 2026

 

Exit mobile version