Hayata 1-0 önde başladım, Ama, o 1’e çok şey ekledim

Hayata 1-0 önde başladım, Ama, o 1’e çok şey ekledim

Kimileri, ‘hayata 1-0 önde başladı’ diye nitelendirse de, Ayhan Kara bir konuda çok net… “Evet, bu benim için bir şans. Ama başlamak kadar, devamını getirmek de önemli. Önde başlamak önce bitirmek anlamına gelmiyor. Önemli olan şey, size verilen o şansı nasıl değerlendirdiğiniz.”

Röportaj/Tamer Yazar
Taşımacılık ve turizm sektöründe faaliyet gösteren Has Turizm’in hissedarlarından, Samandağlı genç İşadamı Ayhan Kara ile biraz ekonomi, biraz siyaset, ama çokça da yaşam üzerine sohbet ettik. Aile servetine rağmen disiplinli çalışmasından asla taviz vermeyen ve işi noktasında her detaya hakim olma adına ekip başarısına inandığının altını özenle çizen Kara’yı, kurduğu Ayhan Kara Vakfı kanalıyla gençlere verdiği desteklerle de tanıyoruz. Sessiz sakin sürdürdüğü yardım faaliyetleriyle de…

Bulunduğumuz yer mi? Bir taş ev… Burası, Samandağ, Kapısuyu. Musadağ’ın yedi köyünden biri. Eşsiz deniz manzarasını söylemeden geçmek, böylesi bir yere haksızlık olur. Ayhan Kara’nın restore ettirdiği ev de bu manzaraya sahip bir ev. O evin, içinde ufak bir şöminesi olan bir odasındayız… Her şey düne ait, ama bugünle de barışık. Antakya’nın taş ve ahşap evlerini sık sık haber yapan bizler için o yüzden keyifli bir an. İşte böylesi bir keyfe ekledik sorularımızı ve kalpten, samimi cevaplar aldık. Başlayalım mı?

Babanız Mehmet Selim Kara’nın, bir at arabası ile başladığı iş yaşamında başardıklarının bugünündeyiz. ‘Babam yanımda olsaydı da fikrini alsaydım’ dediğiniz anlar çok oluyor mu?

O kadar çok oluyor ki… Hani insan der ya, ‘Şöyle bir 10 dakika sohbet edebilmek için ömrümün yarısını verirdim’ diye… Şu an buna hazırım. Babamı çok özlüyorum. Altın At Arabası Ödülü’nden konu açılmışken… Babamın tören öncesi kuliste bana söyledikleri hayatımın en büyük ödülüydü… Ne mi söyledi? ‘Oğlum, ben iş hayatına bir at arabasıyla başladım. Ve yıllar sonra, bugün, bir Altın At Arabası alıyorum. Hayatımın en mutlu anlarını yaşıyorum. Sana teşekkür ederim’ … Anonsla birlikte sahneye el ele çıktık. Altı bin konuk bizleri alkışlıyordu. Eğer sorsanız, ‘Mehmet Selim Kara kimdir’ diye… Önünde, çalıştığı alanda başka bir örnek yok. Öyle ki, kimsenin gitmediği yolları açarak ve başkalarına yol göstererek ticaret yapmış ve hayatını da bu doğrultuda sürdürmüş. O bir okyanus. Ben ona hep ‘kutup yıldızı’ derdim. O benim kutup yıldızımdı. Artık yok belki ama, bizlere öğrettikleri ömrümüzün sonuna kadar yetecektir.

Herkesin çalışma şekli ve işe yaklaşımı farklıdır. Babanızdan devraldığınız bu zorlu görevin devamında, eski ekiple mi yola devam ettiniz?

Babam, son dönemlerde, lastik ticareti dışında işe karışmadı, ki karışmayı da çok sevmezdi. Sadece telkinlerde bulunur, yol gösterirdi. Ama ifade ettiğiniz şeye cevap verecek olursam, evet… Bu konuda bir takım değişikliklere gittim. Emekliliği gelen arkadaşlarımız vardı, onlar ayrıldı. Bunun yanı sıra, ‘taze kan olsun’ diye yeni isimleri aramıza kattık. Has Turizm’de yeniden yapılanma görevi ise bana verildi. Otobüslerin durumundan hatlara kadar, şoförlerden muavinlere kadar, hatta mevcut logodan tüm terminallere kadar her şeyle birebir ilgilenmek istedim açıkçası. Şu ana kadar birçok şeyi de değiştirdiğimize inanıyorum. Bu yenilenme hamlesinin etkilerini, yakın bir dönemde tüm Hatay halkı, yolcularımız, hatta rakiplerimiz de hissedecekler diye düşünüyorum.

Ulaşım sektörünün Oskar’ı sayılan Altın At Arabası’nı defalarca aldınız. Peki, taşımacılık sektöründe hep karada kalmayı mı tercih edeceksiniz?

Özel havayolu şirketleri yeni yeni palazlanıyordu. O süreçte, önümüze bir dosya geldi. Bir fizibilite raporu… Belli bir tecrübem vardı. Yabancı dil biliyordum. Yabancı ülkeleri gezmiş, kültürlerini de tanımıştım. Açıkçası, bu görev bana verilmeye çalışıldı. Ardından da, ‘Şirketin başına geç… Havayolu ile kara taşımacılığını harmanlayalım, kombine bir taşımacılık yapalım’ dendi. Yani belli bir yere kadar uçakla götürdükten sonra, otobüslerle bu yolcuların dağıtımını yapacaktık. Ama o dönem benim önümde başka bir tercih vardı! Siyaset… Tüm bu hedefleri ve projeleri o nedenle göz ardı ettim diyebilirim.

Bu ödül hikâyesinin başlangıcında ne var peki?

Sene 1998’i gösterirken, Rusya’ya gittim. O dönem bana söylenen çok net bir şey vardı… ‘Şirketlerin durumu çok kötü. Git, mevcut malvarlığımızı, otobüslerimizi tasfiye et ve sat. Şirketi kapat ve dön!’ Açıkçası bu görevle gittim Rusya’ya. Ama oraya gitmemin ardından, Rusya tarihinin en derin krizini yaşadık. Aslında bu kriz, bana bir anlamda zaman da tanıdı. Çünkü yaşanan şartlar nedeniyle otobüsleri satamadım. Ve dedim ki, ‘Madem böyle bir durumla karşı karşıyayız, bu araçları burada nasıl kullanırız?’ Ardından, şehirlerarası taşımacılığa başladık. Daha önce Rusya-Türkiye arasında çalışıyorduk, bu defa Rusya’nın şehirlerine taşımacılık yapmaya başladık. ‘Peki, şehir içinde neden turist taşımıyoruz?’ deyince, buna da yöneldik. Bütün araçları yenileyip bu işi yapmaya başlayınca, ödül de arkasından geliverdi ve Rusya’nın taşımacılık sektörü içinde ‘lider şirket’ seçildik. Bu süre içinde de, Dışişleri Bakanlığı’ndan Bolşov Tiyatrosu’na kadar birçok önemli kuruma hizmet verdik.

Siyasetten de bahsettiniz, ki akla da Anadolu Partisi ile olan birlikteliğiniz geliyor. Yaşadığınız bir hayal kırıklığı ve geri mi çekildiniz, yoksa bir çeşit nadasa bırakma durumu mu yaşıyorsunuz?

Anadolu Partisi, ciddi bir zorunluluktu, ciddi bir ihtiyaçtı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin ‘aday tercih yöntemi’ doğru değildi ve bunu tasvip etmeyen Genel Başkan Yardımcısı Emine Ülker Tarhan Parti’den ayrıldı. Partisini kurunca da, güvendiğim ve inandığım bir kişinin yanında yer almayı tercih ettim. Bana da bu yönde bir teklifle geldiklerinde, tereddütsüz ‘evet’ dedim. Açıkçası bu süreç, bir Partinin mutfağında yer almak, benim için çok önemli bir tecrübe oldu.
Aldığım kararlardan dolayı hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Yapılması gerekiyordu ve yapıldı. Çünkü inandım. Ama Partinin ömrünün sadece bir seçimlik olması beni çok üzdü. Eğer Anadolu Partisi devam edebilseydi, bugün çok önemli bir aktör olabilirdi.

Farklı ülkeleri, uzak coğrafyaları gezen birisiniz… Ama bunlar arasında en fazla dikkati çekeni sanırım Küba. Sizi, bu kendi halinde ve küçük ülkeye çeken şey nedir?

Beni, kapitalistlerle aynı saflarda görmeye çalışan bir kitle var. Onlara her defasında anlatmaya çalışırım, ‘kapital sahibi olmakla kapitalist olmak çok farklı şeyler’ diye. Evet, kapital sahibiyim ama, kapitalist kavramını en fazla reddeden ve bu kavramın en az yakışacağı insanlardan biri olduğumu düşünüyorum. Küba’da da yok… Orada kapitalizm hiç yok. İnsanları o kadar yalın ve o kadar net ki, aslında para dışında her şeyleri var diyebilirim. Sanata ve kültüre dair de çok şeyleri var. Mesela yıkık dökük evlerle karşılaşıyorsunuz, 50 model arabalarla ya da çöp içinde sokaklarla… Ardından bir kapı aralanıyor ve karşınıza bir bale kursu çıkıyor ya da keman… Hastalanıyorsunuz! Doktor ve hastaneler emrinizde. Doğduğunuz andan itibaren mi? Eğitiminizden sorumlu bir devlet var. İşte tüm bu şahit olduklarınızın ardından düşünmeye başlıyorsunuz. ‘Dünyanın geri kalan kısmında yaşananlarla burada yaşananlar pratikte birbirinden çok farklı’ diye.
Şu ana kadar Küba’ya 3 kez gittim. Ne kavga, ne trafik kazası, ne de hırsızlık gördüm. Bir tane bile aksi bir insanla karşılaşmadım. Demek ki, istenirse böyle bir toplum yaratılabiliyormuş.

Hayata dair 1-0 önde başladığınızı düşünüyor musunuz?

Hayır, 1-0’ı kabul etmiyorum… Niye mi? Çünkü hayata 5-0 önde başladım. Evet, bu benim için bir şans. O anlamda ailemin bana sağladığı çok önemli bir şans. Ama başlamak kadar, devamını getirmek de önemli. 5-0 başlamışken, 10’a 5 geriye de düşebilirsiniz… Önde başlamak önce bitirmek anlamına gelmiyor. Önemli olan şey, size verilen o şansı nasıl değerlendirdiğiniz.
Ben hep şunu derim… Sahip olduğunuz, maddesel dünyaya ait tüm o şeyler bir yana, öldüğünüzde mezarınızın başına ne kadar insan toplamışsanız, o kadarsınız. Bir gün hepimiz öleceğiz. Ne mi istiyorum? Bir gün gelip de öldüğümde, üzülenim çok olsun istiyorum. Öyle bir hayat sürmek istiyorum. Ciddi bir iz bırakmak istiyorum. O yüzden de, o 5’i 5 bin yapmaya çalışacağım. Özetle, paradan çok insan biriktiriyorum hayatıma dair.

Kendinizi nasıl bir patron olarak görüyorsunuz?

Açıkçası, kendi patronum olmak isterdim. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Şöyle bir şey anlatayım size… İşin başına geçtiğimde, tanışma toplantıları organize ettim. Has Turizm’i Has Turizm yapan bütün unsurlarla bir araya geldim. O toplantılarda söylediğim şey şu oldu… ‘Size bir haber vereceğim. Bu, kiminiz için müjde olacak, kiminiz için de kara haber! Şirketi yeniden yapılandırma görevi bana verildi… Düzgün, dürüst çalışan, çalışmak isteyen herkes çok mutlu olacak. Ama bunun aksi yönde hareket edenler de üzülecek. Çünkü onlarla yollarımız ayrılacak.’ Benim bakış açım bu. Benim için kazan-kazan ilkesi çok önemli. Ama şunu da yaparım… Mesela çalışanlarımla konuşurum, tartışırım, hatta eleştiriye de öneriye de açığım. Ama öyle çizgiler de vardır ki, bu çizgilere ‘ben’ dahil herkes uymak zorunda. Ben, onlara ‘kırmızı’ çizgiler demiyorum, ‘mor’ ötesi çizgiler diyorum.
Ama şu da çok iyi bilinir ki, tüm çalışanlarıma telefonum da kapım da sonuna kadar açıktır. Bu anlamda, ulaşılabilir bir yöneticiyim. Sevecen olmaya çalışıyorum. Hak edene de hak ettiği kadar vermeye çalışıyorum.

Sizler gibi iş hacmi büyük ailelerde, erkek çocuklar bir şekilde sorumluluğu almak zorunda kalan aile bireyleridir. Bu anlamda soracak olursam eğer… Hayalinizi mi yaşıyorsunuz, yoksa yaşamın omuzlarınıza yüklediği gerçeği mi?

Hayallerim tabi ki biraz farklıydı. Ancak şu da var ki… Lastikle uzaktan yakından bir alakam yoktu belki ama, babamın rahatsızlığıyla birlikte o koltuk boşalınca, bu kısmı ben yönetmeye başladım. Ardından gelen süreçte babamı kaybettik ve Yönetim Kurulu kararıyla o şirketin Yönetim Kurulu Başkanlığı’na getirildim. İş başa düştü derler ya, benimki de öyle oldu. İş alanı olarak bende birebir karşılık bulan bir alan değil. Ama babama olan sevgimden ve saygımdan ötürü bu işi yürüteceğim. Diğer taraftan, Has Turizm kısmına bakarsak eğer… Tüm ağabeylerim o kadar meşguller ki, bir şekilde benim de bu iş yüküne omuz vermem lazımdı. Çünkü bugüne kadar hep onlar bana baktılar. Yaşamım adına bana çok ciddi şanslar tanıdılar. İşte tüm aldığım bu şeylere bir şekilde cevap vermek zorundayım. İkinci bir şey de şu ki… Sahip olduğumuz her şeye Has Turizm ile kavuştuk. Biz, Has Turizm ile beraber büyüdük. Dolayısıyla, bizi tercih eden insanlarla bir yerlere geldik. Ailemize karşı sorumluluğumuz olduğu kadar, onlara karşı da bir sorumluluğumuz var. Yük ağır ama, hiçbir şekilde şikayetçi değilim. Yaptığım işi çok seviyorum.

Son olarak, Hatay için sormak istiyorum… Bu kentin tarihi ve kültürel birikiminden yola çıkarsak eğer ve tabi markasal değerini de unutmadan… Sizce, sahip olduklarımızı dışarıya ne derece anlatabiliyoruz, ne kadar tanıtabiliyoruz?

50’ye yakın ülke gezdim ve yüzlerce de şehir… Birçok kültürel etkinliğe de katıldım. Tek bir şey diyebilirim… Hatay’ın sahip olduklarına ‘sahip’ çok az şehir var dünyada. Peki, marka mıyız? Hayır! Var olan potansiyelimizin yüzde 5’ini dahi kullanamıyoruz.

Yani, Hatay, markasını kötü yönetiyor diyebilir miyiz?

Tam aksine… Daha markalaşabilmiş bile değiliz! Marka olamayan bir kenti de bu anlamda zaten yönetemeyiz.

 

(Visited 6 times, 1 visits today)